Karanlığın İçinden Geçen Yolcu
İnsan, kendisine doğru yürüyen bir sırdır.
Bir sabah ışığın avuçlarında doğar; henüz dünyanın ağırlığını bilmeden, gökyüzünü kendi kalbinin devamı sanır. Rüzgâr onun için yalnızca bir şarkıdır, zaman ise kırılmamış bir aynanın sonsuz yansıması. Her şey mümkündür. Her şey olacak gibidir.
Sonra hayat gelir.
Sessizce.
Bir ağacın gövdesine işleyen yıllar gibi, görünmeden yerleşir insanın içine. Bazı kapılar kapanır, bazı sesler uzaklaşır. Bir zamanlar yıldızlarla dolu olan göğün altında, eksilen şeylerin gölgesi büyümeye başlar. İnsan, kaybettiklerinin adını koyamadığı bir mevsime girer.
İşte umutsuzluk o mevsimin adıdır.
Ne tamamen gece, ne de tam anlamıyla gündüzdür. Bir eşiğin üzerinde bekleyen gölge gibidir. İçinde konuşan bütün sesler yorulmuştur. Düşler, kıyıya vurmuş eski gemiler gibi sessizce çürümektedir. Kalp, kendi yankısını bile duymakta zorlanır.
Ve insan yürür.
Nereye gittiğini bilmeden.
Bazen kendi içindeki uçurumun kenarında durur. Aşağı baktığında gördüğü şey karanlık değil, cevapsız sorulardır. Çünkü en derin boşluklar ışığın eksikliğinden değil, anlamın kaybından doğar.
O anlarda ruh, kendisini terk edilmiş bir ev gibi hisseder.
Pencerelerinde bekleyen hatıralar vardır. Tozlanmış odalarında yarım kalmış sevinçler dolaşır. Duvarlarında eski umutların solgun izleri asılıdır. İnsan kendi içine döndükçe, kaybettiği şeylerin aslında kendisinden kopan parçalar olduğunu fark eder.
Fakat karanlığın da bir dili vardır.
Sessizlikle konuşur.