Otobüste önümde oturan leş gibi sigara kokan kadın/kız'a ithafen.
Gününüzün toplumsal manzarasına baktığımızda, cinsiyet rolleri arasındaki kadim sınırların sadece esnemediğini adeta bir buharlaşma sürecine girdiğini görüyoruz meelsef. Bu değişim, kadının kamusal alandaki varlığının güçlenmesi gibi müspet bir zeminden filizlenmiş olsa da gelinen noktada, özgürleşme kavramının yerini kontrolsüz bir erilleşme akımına bıraktığı aşikardir sanırım. Kadın, varoluşunu tahkim etmek isterken, farkında olmadan yüzyıllardır eleştirdiği o "kaba eril" zırhın içine girmeye başladı. Bu yeni kimlik inşasında giyim kuşamdaki maskülen sertlikten, sigara tutuşundaki o keskin havaya, saç kesiminden üsluptaki hırçınlığa kadar her detay, dişil estetiğin naifliğinden birer bir kopuşu işaret etmektedir. Evin içindeki hiyerarşide rollerin altüst olması, geleneksel olarak kadın işi kabul edilen ev içi düzenin erkeğe havale edilmesi ve dış dünyada şoförlükten, yöneticiliğe, kepçe operatörülüğünden, kampçılıktan, futbol futbolculuktan baron/cep/amirliğe kadar her alanda erkeğin yaptığı her şeyi, onun gibi ve hatta ondan daha sert yaparım" iddiası, aslında DİŞİL CEVHERİN KENDİ DOĞASINA VURDUĞU BİR DARBEDİR. Öyle ki, bu durumun uç noktası olarak sokak röportajlarına yansıyan "ayakta işeyemediği için üzülen beyanlar, biyolojik gerçekliği bile erillik iştahıyla takas etme arzusunun trajikomik bir tezahürüdür. Bu metamorfoz, beraberinde ciddi bir ilişkisel krizi de sürüklüyor. Erkekler, karşılarında sığınılacak bir liman, hayatı yumuşatan bir nezaket ve estetik bir derinlik ararken; kendisinin daha hırslı, daha sert ve daha baskın bir kopyasıyla karşılaşmanın şaşkınlığını yaşıyor. Bu durum, erkeği evlilik kurumundan hızla uzaklaştırıyor. Zira modern evliliklerin birçoğunda erkek, bir eş değil, adeta