Ahmet Çavdar

Puan vermedi·120 syf.··
2026 14. kitabı
·
1 saatte okudu
·
Okunma: 10 Haziran 2026 11:50
Taşların anlattığı bir hikayede duygulara yer olur mu? Peki engelli bir çocuğa sahip olan aile ve özellikle çocukların hikayesi, ajite etmeden ve duygu bulamacı yapmadan bu kadar etkileyici anlatılabilir mi? Kitap bitince bu sorulara bir tik atıyorsunuz. Fransa’da üç ödül alan kitap kısa ama oldukça etkileyici. Başlangıçta sizi alt üst eden ve yüzünüze gerçekleri çarpan anlatım, 30 lu sayfalardan sonra insanın duruma geliştirdiği adaptasyon ve hayatta kalma refleksi üzerinden devam ediyor. İlk başta ağabeyin, sonra kız kardeşin, en sonda da engelli çocuk vefat ettikten yıllar sonra dünyaya gelen sonuncu kardeşin gözünden okuyoruz hikayeyi. Yazar sade ve akıcı bir dil kullanmış, duygu yükü çok fazla olan süreçleri o kadar objektif ve vurucu aktarmış ki hayran kalmamak elde değil. Psikolojik referansları çok sağlam, ailenin hayata tutunma ve sabır noktasındaki motivasyonları da geçmişte bölgede yaşanan Katolik Protestan çatışmalarına kadar dayanıyormuş ve sabır, kader teması yer yer vurgulanıyor. Ağabeyin kendini çocuğa adeta vakfetmesi, insanın anlam arayışında Viktor Frankl’ın bahsettiği bir insanı yaşama acıyı insanda anlamlandırma gibi temalar üzerinden okunduğu takdirde gerçekten anlam kazanıyor, hayatının devamında kimseyle bağ kuramıyor ağabey. Kız kardeş çok çocuk olması sebebiyle öfke ve kıskançlık hatta nefret duyuyor. Minderinin tekmeleyecek kadar, bir seferinde onu tutmaya çalışıp boynunu kaydırdığı için hayatı boyunca insanların ensesine temas ediyor mesela. Bu durum ailede bireylerin nasıl etkilendiği ve yaşamları boyunca bu izleri taşıdığını gözler önüne seriyor. Sonuncu çocuğun hikayesini okurken de bunu görüyoruz. Görmediği kardeşin yükünü çekiyor sonuncu, anne babanın temkinli yaklaşımları, ağabeyin mesafesi, kız kardeşin kuşatıcılığı bu kardeşte bir
Taşların AnlattığıClara Dupont · İletişim Yayınları · 20262,603 okunma
Reklam
Puan vermedi·176 syf.··
2026 13. kitabı
·
79 günde okudu
·
Okunma: 23 Mayıs 2026 01:20
Uzun süredir okumayı ertelediğim bir kitaptı. Yahudi soykırımı ile ilgili o kadar çok kitap, film benzeri içerik piyasaya sürülüyor bir yerden sonra insana bıkkınlık geliyor. Ancak bu kitap ajitasyon ve soykırım mağdurlarının güzelleşmesi niteliğinde değilmiş, ben hayatımın en zorlu dönemlerinden birinde okumam gerektiği için sürekli ertelediğim anlamını çıkarıyorum kendi açımdan bakınca. Kitap üç bölümden oluşuyor: ilkinde yazar toplama kampına alınması ve orada yaşadıklarını sade bir anlatımla bize aktarıyor. Burada kullanılan dil oldukça objektif ve yazar yaşadıklarını dramatize etmeden aktarmış. Çok büyük acılar ve hayatın anlamını yitirdiği noktada gelen intiharlar, infazlar, krematoryumlar… ve yazarın basıma hazır bir kitabı da heder olmuş. Hoş binlerce insan gitmiş kitabın lafı mı olur diyebilirsiniz ancak yazarın yıllarca emek emek işlediği bir eserin yok olması da başlı başına bir vaka. İkinci bölümde yazar logoterapi kavramından ve insanın hayatında anlam isteminden bahseden kuramını kısaca açıklıyor. Buna göre modern psikolojide Freudcu psikanalizde merkezi öneme sahip haz istemi ve Adler’in dayandığı üstünlük arayışına yani üstünlük istemini karşıt bir anlam istemenin temelleri atılıyor. Her ve özel bir yapıda olduğu bekletilirken insanın sonlu bir varlık olduğu ve özgürlüğünün sınırları olduğundan bahsediyor. Hayatın anlamı bir iş yaparak, bir şey yaşayarak (bir insanla etkileşerek) ya da kaçınılmaz acıya yönelik bir tavır geliştirerek bulunur. Hepsinden biraz ama en çok da sonuncusu, “olanca varlığıyla olduğu haliyle bir insanı yaşayarak yani onu severek ortaya çıkar. Depresyon, madde bağımlılığı gibi durumlarda da insana bu anlamı bulmasına yardımcı olacak çözümlerin bireyin hayatını kolaylaştıracağını belirtmiş. 20. Yüzyıl insanının yaşadığı
İnsanın Anlam ArayışıViktor E. Frankl · Okuyan Us Yayın · 202651,4bin okunma
Puan vermedi·154 syf.··
2026 12. kitabı
·
176 günde okudu
·
Okunma: 04 Mayıs 2026 23:50
Kur’an bize yeter söylemiyle sadece Kur’an diyenlere cevap niteliğinde kitap yazan Enbiya hoca bu kez hadisleri tümden reddedenlere karşı tezlerini çürütmek üzere bu kitabı yazmış. Kitabın giriş kısımlarında esasında yapılması gerekenin kendi dini ikballeri adına rant devşiren, rüya ve kıssalarla halkı yanlış yönlendiren sözde alim pozları takmış tüccarları olması gerektiği yere indirmek olduğunu söylüyor. Zaten bunu yaptığımızda hadisle ilgili problemlerin büyük çoğunluğunu aşmış olacağız. Hadis kitaplarının tartışmasız olmadığını, sıkıntıların daha çok sosyal hayatla ilgili bir takım hadislerde olduğunu, bu durumun hadislerin tamamını inkara götürmesine gerek olmadığını anlatmaya çalışıyor. Kitabın orta bölümlerinde Hazreti Muhammed’in temsil ettiği anlam detaylandırılmış Allahın elçisi Kur’an‘ı indirip yalnız bırakmayacağını, onu açıklattıracağını, ayetlerden örneklerle anlatmış. Burada bir problem yok, ilerleyen kısımlarda asıl problem görülen konunun hadislerin sıhhatinde olduğu belirtilip hadis alimleri ile ilgili incitici yorumlar yapmadan eleştirilebileceği belirtiliyor. Bana göre kitabın sonlarına doğru, olması gereken, ancak genel alimlerimize baktığında pek görmediğimiz şekilde çok radikal bir pencere ortaya koyuyor: örneğin 119. sayfada mezhep düşmanlığı yerine, delillerden hareketle bazı fetvaların güncellenmesini hiçbir sakınca olmadığını açık bir şekilde söylüyor. Burada dipnot şeklinde Mecelle’ya atıf yapıldığını görüyoruz: “ezmânın teğayyürü ile ahkâmın teğayyürü inkar olunamaz” yani zamanın değişmesi ile hükümler değişebilir diyor, bu hususta İslam hukukunda ahkamın değişmesi Mehmet Erdoğan’ın kitabını da okuyacağım hoca atıf yapmış. Son bölümde Hazreti Peygamber’in dini uygulamalarının mesela ibadetin eda şeklini alıp kenara koyalım, hukuksal
Hadislere Gerek Yok SöylemiEnbiya Yıldırım · Diyanet Vakfı Yayınları · 2020206 okunma
Puan vermedi·160 syf.··
2026 11. kitabı
·
13 günde okudu
·
Okunma: 25 Nisan 2026 00:48
Saatleri Ayarlama Enstitüsü ile belki de romanının zirvesinden giriş yaptığım Tanpınar’a Beş Şehir ile deneme türünde devam etmiş ve bir süre ara vermiştim. Şimdi Mahur Beste’yle tekrardan başladım, bundan sonra Huzur ve Sahnenin Dışındakiler ile devam etmeyi düşünüyorum. Mahur Beste tefrikalar halinde yazıldığı ve dergilerde yayınlandığı için birbirinden bağımsız öykülerden oluşuyormuş izlenimi veren, yazarın gençlik yıllarında ürettiği deneysel bir roman. Okurken bölümler arasında bir kopukluk var gibi geliyor ama tam olarak öyle değil, aslında tematik bir bütünlük yok sadece. Romanın başında Behçet Bey’in hülyaları ve onu ziyarete gelecek Cavide ve evdeki hizmetçisi üzerinde çok duruluyor ancak ilerleyen sayfalarda bakıyorsunuz ki bunların hiçbir önemi yok. Behçet‘in karakterine, babası İsmail Molla’ya, babası ile olan ilişkisine, babasının dünürü ata Molla’ya ve dünür ilişkilerine, Behçet ile eşi Atiye’nin saraydan yani Abdülhamid’ten gelen teveccühat-ı seniyye ile evlendirilmelerine, bu hususun Atiye’nin babası üzerinde oluşturduğu yıkıma, babasının Behçet’e ve gelinine acımasına şahit oluyorsunuz. Tam bu noktada sağlam bir kurgu oluşuyor hikaye behçet’le devam edecek derken bir bakıyorsunuz Atiye’nin onu siyasete sokma çabası ve oradan Sabri Bey’in hikayesine atlıyoruz. Devamında Behçet’in ablası Ruhsar hanım, onun eşi Halit bey ve onun babası Nuri Bey’in hikayelerini okuyoruz. Bu bölümlerde bahsettiğim karakterlere derinlemesine bir analizle hakim oluyoruz, asıl Behçet’e nasıl bağlanacak diye düşündüğünüz noktada net bir bağlantı olmuyor, sadece ufak bir temas belki. Dediğim gibi tematik olarak bakıldığında roman birbirinden kopukmuş gibi görünüyor ama aslında Behçet etrafında giderek genişleyen bir çember var oluyor. Yazarın anlatmak istediği şey bir kişiye
Mahur BesteAhmet Hamdi Tanpınar · Dergah Yayınları · 20198,3bin okunma
Puan vermedi·332 syf.··
2026 10. kitabı
·
74 günde okudu
·
Okunma: 19 Nisan 2026 23:47
Minik dizeler ya da arsız alıntılarla aşina olduğumuz Cemal Süreya şiirlerini toplu olarak okuma fırsatı buldum. Uzun süren bir okuma serüveni oldu diyebilirim zaten üst üste kaç şiir okuyabilir ki insan? Hele Cemal Süreya gibi imge yoğunluğu bolsa. Şunu anladım seçme şiirler okumak daha mantıklı çünkü arada sana hitap etmeyen ya da o an seni yakalayamayan çok şiir oluyor. İyi bir şiir okuyucusu olduğumu söylememem ama iyi şiiri okudum mu da anlarım. Beğendiğim şiiri kendi defterime yazar arada açar okurum. İnsanı derinden yakalayan imgeler olsa da böyle bol tuzlu bir imge denizinde yüzmek benim harcım değil. Yer yer derin yer yer sığ olacak ama belli bir senkron içinde ahenkle akacak, benim istediğim sanıyorum bu. Cemal Süreyya’nın soyadındaki y yi silme hikayesi doğru mu bilmiyorum. Sezai Karakoç ile bir iddiaya girmiş midir zannediyorum netlik yok. Ancak kitabın sonlarına doğru şu net ki Emmanuel filminin yasaklanmasına açılan davada kendisi bilirkişi atanmış ve yazdığı raporla yasak kaldırılmış. Kitabın ilk kısmında cinsellikle alakalı şiirler yoğunluktaydı. O yüzden çok tarzım değil diyorum, edebiyat zaten göreceli ancak şiir bunların içinde en göreceli olandır sanıyorum. Herkese keyifli okumalar.
Sevda SözleriCemal Süreya · Yapı Kredi Yayınları · 201732,3bin okunma
Reklam