-Neden bu insanlar seni sevmiyor?
Beni kucaklayıp sımsıkı bağrına bastı, sonra göz kırparak:
-Ben farklıyım, anlıyor musun? İşte bu yüzden. Onlar gibi değilim.
Sessiz sakin çevredeki her şeyin canlılığknı gözle görülür derecede kaybettiği, her saat biraz daha çoraklaştığı, toprağın o bereketli yaz kokularının bittiği, soğuk nem kokmaya başladığı, havada garip bir saydamlığın olduğu, kızıla bürünmüş gökyüzünde amaçsızca uçuşan kargaların insanı hüzünlendirdiği yaz sonu akşamlarından biriydi. Her şey dilsiz ve sessizdi; her ses kuşların kanat çırpışı dökülen yaprakların hışırtısı insanı büyğm bir gürültüymüş gibi korkutup ürpertiyor, sonra yine o kaskatı seaaizlik, donakalmışlık başlıyordu. Tüm toprağı, her şeyi saran sessizlik, insanın içine doluyordu. İnsanda en arı, en ince düşünceler de böyle anlarda doğuyor sanki; ama bunlar örümcek ağı gibi saydam, uçucu, ele geçmez, söze dökülmez şeyler oluyor... Bu düşünceler, insanın ruhunu üzüntüden yakıp tutuşturarak, onu aynı anda hem yatıştırıp hem de rahatsız ederek, kayan yıldızlar gibi bir an parlayıp kayboluyorlardı ve ruh kaynayıp eriyor, hayatımız boyunca koruyacağı kesin biçimini alıyor, kişiliği oluşturuyordu.
Giyimi kuşamı yerinde, vasıl biri olsa ondan korkardım herhalde. Ama o yoksuldu: Gömleğinin kirli, buruşuk yakası deri ceketinin yakası üzerine çıkmıştı; pantolonu yamalı, leke doluydu; iyice eskimiş terliklerinin içinde ayakları çıplaktı. Yoksullar korkunç değillerdir, tehlikeli de değillerdir.
Hüzün ve sevinç, insanların içinde yan yana, neredeyse birbirinden ayrılmayacak gibidir; fark edilmesi zor, akıl almaz bir hızla birbirlerinin yerini alırlar.