Kimsin SEN -3
Sokaklar... zincirledi ruhumu. Kaldırımlar diş gibi sıralanıyor, her adımda bir diş kırılıyor içimde. Lambalar göz oluyor, sarı sarı bakıyorlar bana, “kaçma” diyorlar. Kaçsam nereye? Duvarlar nefes alıyor, tuğlalar ciğer gibi şişip şişip iniyor. Ben yürüyorum ama ayaklarım yok artık, sadece ses var: tık tık tık... zincir sesi. Zaman eriyor. Saatler akıyor asfaltın içine, saat 01:14’te takılı kaldı her şey. Bir adam durdu karşımda, yüzü yoktu ve ürkmüştüm. Ona “sen kimsin?” diye sordum ama sesim dışarı çıkmadı, sesim boğazımda kaldı, orada zincirlendi. Gökyüzü alçaldı. Bulutlar demirden, yağmur yerine pas yağıyor. Her damla tenime değdiğinde “sen buraya aitsin” diye fısıldıyor. Ben de inanıyorum. Çünkü başka yer yok. Ev yok. Ben yokum. Sadece bu sokak var, bu sonsuz, kıvrılan, kendi kuyruğunu yiyen sokak. Ruhum? O çoktan köşede duruyor. Zincirleri sallıyor, bana el sallıyor. “Gel” diyor. “Gel biz buraya aitiz” diyor. Geldim. Belki de zaten hep buradaydım...
eko şiir ve eko öykü yazabilirsiniz.
Doğanın Sesi: Eko-Şiir ve Eko-ÖyküEko-eleştiri kuramı çerçevesinde gelişen Eko-Şiir ve Eko-Öykü, insanı doğanın efendisi değil, onun ayrılmaz bir parçası olarak konumlandırır. Bu türler, yalnızca çevre kirliliğini anlatmakla kalmaz; ekosistemin dengesini, türlerin kardeşliğini ve yeryüzünün kadim hafızasını edebiyatın merkezine taşır. Temel ÖzelliklerMerkezsizleşme: İnsan odaklı bakış açısını kırarak bitki, hayvan ve cansız varlıkların sesine odaklanır. Etik Sorumluluk: Okuru ekolojik yıkım karşısında duyarlılığa ve eyleme davet eder. Bütüncül Bakış: Doğayı bir arka plan manzarası değil, yaşayan bir özne olarak ele alır. Dünyadan ve Türkiye’den Temsilciler Dünyadan İsimlerTürkiye’den İsimlerEko-ŞiirGary Snyder, Wendell Berry, Mary OliverOktay Rifat, Melih Cevdet Anday, Asuman SusamEko-ÖyküRichard Powers, Margaret AtwoodBuket Uzuner, Latife Tekin, Kemal Varol Eserlerden EsintilerEko-Şiir Örneği (Gary Snyder):"Kayaların üzerinde yatarız / Ve suyun sesini dinleriz / Biz dünyaya aitiz, dünya bize değil. "Eko-Öykü Örneği (Buket Uzuner - Hava):İklim krizini ve doğanın intikamını değil, kadim bir uyarıyı simgeleyen Defne Kaman karakteri üzerinden ekolojik bir uyanışı betimler. Eko-Şiir Örneği (Oktay Rifat):"Güneşli bir günün kucağında / Bir ağaç gibi sessiz ve derin / Toprağın nabzını tutmak... "Neden Yazmalısınız?Bugün kelimeleriniz, yarının ormanlarını, temiz denizlerini ve nefes alınabilir gökyüzünü korumak için en güçlü araçtır. Eko-edebiyat, sadece bir tür değil, bir yaşam savunmasıdır. Yazdığınız her dize ve her kurgu, nesli tükenmekte olan bir canlının sesi, kuruyan bir nehrin çığlığı olabilir. Kağıtla kalemin buluştuğu o an, doğayla yeniden barışma anıdır. Dünyayı iyileştirmek için ilhamı doğadan alıp onu kelimelere dökebilirsiniz; Cahit Günaydın eko-öykü
Tatil planı hazırsa sıra okuma listenizde!
Bu yaz yanınızdan ayırmak istemeyeceğiniz kitapları sizin için bir araya getirdik. 💬 Siz olsanız bu listeden hangisiyle başlardınız?
Çaysız sarmıyor
Bütün terimlere aitiz kitaplarda. Herkes üzerine düşen kelimeleri alıyor. Yazılanlar bizden intikam alır gibi; koşulsuz kullanılıyoruz kendimizi görelim diye.
Duygu ve Düşünce
Hayatımızın özetini baştan okumak isteyenler buyrun.
'"Sahip olduğumuz şeyler bize ne kadar aitse, biz de o kadar kendimize aitiz. Kendimizi biz yaratmadık, kendimizden üstün olamayız. Bizler kendimizin efendileri değiliz. Biz Tanrı'ya aitiz. Öyleyse meseleye kendi mutluluğumuzun penceresinden bakamaz mıyız? Kendimize ait olduğumuzu düşünmek, mutluluk ya da rahatlık sebebi olabilir mi? Genç olanlar ve refah içinde yaşayanlar böyle düşünebilirler. Böyleleri, her şeye sahip olmanın yüce bir şey olduğunu düşünebilirler; çünkü kimseye bağımlı olmamayı, görünmeyen hiçbir şeyi düşünmek zorunda olmamayı, sürekli bir-şeyleri kabullenmenin sıkıcılığından, sürekli dua etmekten ve başkalarının iradelerini etkileyişlerinin sorumluluğundan muaf olmayı kendi tarzları sayarlar. Ancak zaman geçtikçe onlar da bütün insanlar gibi, bağımsızlığın insanlara özgü bir şey olmadığını -bunun doğal bir durum olmadığını bir süre idare edebileceğini, ama bizi güven içinde sona taşıyamayacağını anlarlar...'"Mustafa Mond sustu, ilk kitabı bırakıp diğerini aldı ve sayfalarını çevirdi. "Bunu dinleyin, örneğin," dedi ve derin sesiyle tekrar okumaya başladı: '"İnsan yaşlanır; içinde o derin zayıflık hissini, kayıtsızlığı, rahatsızlığı hisseder, bütün bunlar ilerleyen yaşla gelir; böyle hissedince de sadece hasta olduğunu düşünür, bu can sıkıcı durumun belli bir nedeni olduğunu düşünerek korkularını bastırır ve hastalıktan kurtulduğu gibi bu durumdan da kurtulmayı ümit eder. Boş düşünceler! Yaşlılığın bir hastalık olduğu, korkunç bir hastalık olduğu düşünceleri. Yaşları ilerledikçe insanları dine yönelten şeyin ölüm ve ölümden sonraki şeylerin korkusu olduğunu söylerler. Fakat kendi deneyimim beni şu inanca yöneltti: böyle korku ve düşüncelerden apayrı olarak, dinî duygular biz yaşlandıkça gelişme eğilimi gösterirler, çünkü ihtiraslarımız
Hayat… İnsan, onu tanımlamaya çalıştıkça elinden kayan, anlamını yakaladığını sandığında ise başka bir yüzünü gösteren bir sırdır... Hayat, ne sadece nefes almak ne de zamanın akışında yaşlanmaktır; o, bilinç ile varlık arasındaki ince köprüde yürümektir.. İlk nefesimizle başlar, fakat o nefes, aslında bize verilmiş en büyük emanettir.. Hayat bize aitmiş gibi görünür; ama gerçekte, biz ona aitiz... Biz, zamanın kollarında taşınan misafirleriz. Ne gelişimizin saati elimizdedir ne de gidişimizin... Sadece ikisinin arasında, küçücük bir aralık vardır ki işte ona “yaşamak” deriz.. Hayat, bir denge sanatıdır.. Mutluluk ile hüzün, umut ile korku, varlık ile yokluk aynı terazide durur.. Bir taraf ağır bastığında, diğer tarafın kıymeti anlaşılır... İnsan çoğu zaman, mutluluğun ne olduğunu ancak mutsuzluğu tattığında, sağlığın değerini hastalıkla tanıştığında, huzurun anlamını kaosun içinde öğrendiğinde fark eder... Ve hayat, sadece bize verilmiş bir nimet değil, aynı zamanda bir imtihandır.. Her an, her seçim, bir sınav kâğıdı gibi önümüze serilir... Bazen doğruyu seçmek, kalbimizin istediğine değil, vicdanımızın sesine uymaktır.. Çünkü hayat, sadece “nasıl yaşadığımız” ile değil, “nasıl insan olduğumuz” ile ölçülür... Kimi için hayat, başarıların, paranın, şöhretin peşinde geçen bir yarış; kimi için sevdiklerinin tebessümü uğruna verilen bir emek; kimi içinse hakikati aramanın bitmeyen yolculuğudur...
Akıldan Kalbe Yolculuk:
‎​Akıldan Kalbe Yolculuk: Teslimiyet Bilincinin Varlığa Bakışı ‎​Giriş ‎​İnsan, varoluşundan itibaren "Neden?" ve "Nasıl?" sorularının peşine düşmüş, tüm kavram ve mantık araçlarını kullanarak nihai bir anlama ulaşmaya çalışmıştır. Bu çaba, kimi zaman bilimin sınırlarında gezinmiş, kimi zaman ise felsefenin en derin noktalarına ulaşmıştır. Ancak bu entelektüel arayış, her şeyin programını ve potansiyelini barındıran o sonsuz, tanımlanamaz kaynağın karşısında çoğu zaman yetersiz kalır. Çünkü bu kaynağı, ait olduğu sistemin araçlarıyla (dil, mantık) kavramaya çalışmak, kendi içimizde bir paradoks yaratır. Bu makale, bu entelektüel arayışın ulaştığı son noktayı ve bu noktadan sonra başlayan teslimiyet bilincini ele almaktadır. ‎​Teslimiyet: Arayışın Nihai Noktası ‎​Fiziksel bedenin dahi kendi irademiz dışında işleyen organlara sahip olması veya evrenin genişlemesi gibi akılla kavranması zor durumlar, kontrol gücümüzün sınırlı olduğunu gösterir. Bu durum, bilimsel verilerle açıklanabilse de, nihai bir hakimiyet kurulamayacağını ortaya koyar. Benzer şekilde, bir doğal afet anında hissedilen çaresizlik, korkudan kaçmanın anlamsızlığını gösterir. İşte tam da bu noktada, akıl ve kontrol arayışından vazgeçmek, yani teslim olmak; bir yenilgi değil, varoluşla barışmanın ve nihai kaynağın kudretini kabul etmenin bir yoludur. Bu, zihinsel bir mücadeleden çıkıp, kalbin huzuruna ulaşmaktır. İster enerji boşalması, ister frekanslar ve titreşimler gibi bilimsel açıklamalarla olsun, doğal afetler gibi olayların işleyişini durdurmak mümkün değildir. Bilim bize "nasıl" olduğunu açıklasa da, "neden"in veya olayın kendisinin kontrolünü vermez. Bu durum, bilimin ve aklın ulaşabildiği son nokta ile teslimiyetin başladığı yeri net bir şekilde ayırır. Sonuç olarak, ister öyle olsun ister böyle