Kuşkusuz, sevginin olduğu yerde kendini
adama söz konusu olamaz; siz karınıza ait olmadığınız gibi, o 'da size ait değil. Ama biz birbirimize aitiz, çünkü sevgi denen bu olağanüstü şeyi hiç duyumsamadık, bizim sorunumuz bu.
Sadece içinde bulunduğumuz zamana aitiz. İçinde bulunduğun bu zaman iki günse, hayatın da o iki günden ibarettir. Her şey de ona göre olacaktır. Hiçbirimiz daha ne kadar zamanımızın kaldığını bilmiyoruz. Belki bir ay, belki on beş yıl… Ben sadece o iki günüm kalmış gibi yaşamayı seviyorum.
Ebediyetin parçası olmak, bize var olan herkesin ve her şeyin bir parçasıymışız gibi hissettirir. İnsan ezel ve ebed arasına dürülü bir varlıktır. Bu nazardan bakıldığında insan hem koca kainatta ufacık ve önemsiz bir zerrecik, hem de eşi bulunmaz bir biçimde biricik, nadir ve kıymetli bir varlıktır. Kendimizden daha büyük bir şeye aitiz ve asla yalnız değiliz.
Sahip olduğumuz şeyler bize ne kadar aitse, biz de o kadar kendimize aitiz. Kendimizi biz yaratmadık, kendimizden üstün olamayız. Bizler kendimizin efendileri değiliz. Biz Tanrı'ya aitiz. Öyleyse meseleye kendi mutluluğumuzun penceresinden bakamaz mıyız? Kendimize ait olduğumuzu düşünmek, mutluluk ya da rahatlık sebebi olabilir mi? Genç olanlar ve refah içinde yaşayanlar böyle düşünebilirler. Böyleleri, her şeye sahip olmanın yüce bir şey olduğunu düşünebilirler; çünkü kimseye bağımlı olmamayı, görünmeyen hiçbir şeyi düşünmek zorunda olmamayı, sürekli bir şeyleri kabullenmenin sıkıcılığından, sürekli dua etmekten ve başkalarının iradelerini etkileyişlerinin sorumluluğundan muaf olmayı kendi tarzları sayarlar. Ancak zaman geçtikçe onlar da bütün insanlar gibi, bağımsızlığın insanlara özgü bir şey olmadığını bunun doğal bir durum olmadığını, bir süre idare edebileceğini, ama bizi güven içinde sona taşıyamayacağını anlarlar...