Hakikaten, ne yaparsa yapsın, kimlerle arkadaş olursa olsun, alışamıyordu bu şehirlilere vesselam... Kendisini mütemadiyen yabancı ve ayrı buluyordu. Onların işlerine akıl ermiyordu.
Efruz Bey, her biri ötekini bütünleyen, ama hepsi de kendi içinde bir bütün oluşturan bölümlere dayalı roman tekniğine uygun olarak yazılmış. Bu açıdan romanlarımızda 'ilk'lerden biri.
"Bir ay olur ki, Türkiye'nin en Türk romancısı, örf ve âdetler tarihçisi öldü." Refik Hali, 1944'te Hüseyin Rahmi için böyle yazmış. Devam ediyor:
"Birer Hüseyin Rahmi'si olan geçmiş devirler büsbütün geçmemiş sayılabilir.
Meselâ eski yazıcı dükkanlarını, atlı tramvayları, Abdülhamid zamanındaki Kâğıthane gezintilerini, kira arabalarını, baskın sahnelerini, konak hayatını, perdeleri artık bir daha açılmamak üzere kapanmış bu çeşit sahneleri, Hüseyin Rahmi'nin romanlarına istediğimiz zaman başvurunca, canlandırmak, en karakteristik ve orijinal taraflarından seyretmek elimizdedir; başka vesikalar aramaya, kütüphaneleri yoklayıp gazete sayfalarından medet ummaya lüzum yoktur."
1900 tarihli Eylül, başarılı ilk aşk romanımız kabul edilir. Mehmed Rauf'un eserinden iki yıl önce, İstanbul'da, Hanımlara Mahsus Gazete'de genç bir kız da aşkı konu edinmiş romanını tefrika ettirmiştir: Güzide Sabri ve Münevver. Güzide Sabri'ninki de bir karasevda romanıdır. Münevver'le Eylül-kitap olarak- bir yıl arayla yayınlanır. Münevver uzun yıllar hiç önemsenmez.
Zavallı Necdet'te elbette bir Eylül sadeliği yok ama, dile getirişte, sözdiziminde Türkçe romana kazandırdıkları öyle kolay yabana atılamaz. Okur üzerinde kuşaklar boyu süren etkisi, toplumbilimsel açıdan, ilgi devşirmemiş, araştırılmamış.