Mektuba dokunacak cesareti, ancak zihninde beliren türlü düşüncelerin peşinden koşup çıkmaz sokaklara vardığı birkaç saatin sonunda bulabildi kendinde. "Yüce Tanrım, dokunduklarımın izlerini taşıyacak gücü benden esirgeme." diyerek dua etti.
"Olacak olan er ya da geç oluyor," dedi kendi kendine. İnsanlığın başına ne geliyorsa biriktirmekten geliyordu. Saatleri biriktirip gün yapmak da neyin nesiydi!
Zaten o zalim pazartesi gününden beri neredeyse hiçbir şeyden emin değildi. O gün Şubat'ın yirmi dokuzuydu. Sürekli dalıp gitmesine neden olan bu olay aklına gelince, nefesini sanki otuz altı yıldır ciğerlerinde tutuyormuş gibi bırakıverdi ve dalgınlığının içinde eskilerden bir ses duydu. "Şanslıyız! Bu sene de kurtulduk. Şubat yine yirmi sekiz gün sürdü. Böylece kötü bir şeyler olmadan Mart'a geçmiş olduk." Kendi sesiydi bu. Genç kızlık zamanlarının o pürüzsüz neşesiyle ve bu haline yakışan çocuksu bir kaygıyla konuşuyordu. Sonra başka bir ses geldi kulağına. Gülerek konuşan bir adamın sisydi. "Seneye beni bir gün daha fazla göreceksin." dedi. Hınzır Ligia da hemen cevapladı: "Görüyor musun bak, Şubat bir gün fazla sürünce başımıza neler geliyor..."
Ligia, büyük şehirleri hiç bir zaman sevmemişti. Büyükannesi o daha küçükken bilmişti torununun toprağına bağlı olacağını. "Çocuğum, böyle sürekli yalın ayak gezmeye devam edersen ileride tabanların yerin şeklini alacak ve başka bir toprağın üzerinde ayakta duramayacaksın." derdi.