Anna Sewell Siyah İnci‘yi hasta yatağında, annesine dikte ederek yazdı — ve bu bilgi kitabı okurken sürekli aklının bir köşesinde dolaşıyor. Çünkü roman da tam olarak öyle bir şeyden bahsediyor: acıyı içinde taşıyıp yine de devam etmekten. Siyah İnci bir at olarak konuşuyor, ama hiçbir zaman “bakın bir hayvan ne kadar akıllı” havasında değil bu. Aksine, Sewell’in kurgusu o kadar doğal akar ki birkaç sayfa sonra anlatıcının at olduğunu unutuyor, sadece yorgun ve sabırlı bir varlığın sesini duyuyorsunuz.
Kitabın asıl ustalığı şurada: Sewell zalim insanları karikatürize etmiyor. Bazıları bilgisiz, bazıları aceleci, bazıları sadece umursamaz. Kötülük burada çoğu zaman kasıtlı değil, ilgisizlikten doğuyor — ve bu, romanı bir hayvan masalından çok daha gerçekçi bir insan hikâyesine taşıyor. Siyah İnci’ye en çok zarar verenler, aslında kötü kalpli değil, sadece karşılarındakini hiç düşünmemiş olanlardır. Bu tespiti 1877’de kâğıda dökmek, bugün hâlâ geçerliliğini koruyan bir öngörüdür.
Sewell kitabını bitirdikten birkaç ay sonra öldü, eserin büyük başarısını göremedi. Ama Siyah İnci o tarihten bu yana elli milyondan fazla satarak dünyanın en çok okunan kitapları arasına girdi. Bunu okuyunca insan şunu düşünüyor: belki de en kalıcı şeyler, en sessiz niyetlerle yazılır. Sewell’in niyeti büyük bir edebi yapıt yaratmak değildi; sadece insanların atlara biraz daha iyi davranmasını istiyordu. Ve bu küçük, somut istek, bir şekilde asırlık bir edebiyat eserine dönüştü.