Bende büyük meseleler yüzünden harcamış olmak isterdim hayatımı. Küçük dertler yüzünden yıpranıp gitmek istemezdim. Üstelik, bazı şeylerin, mesela zavallı milletimin farkına varmaya başlıyordum. Bende bir eski zaman piyadesi olsaydım. Modern oyunların, modern kahramanları gibi silik bir hayat yaşamasaydım.
Birden senin yanında olmak istedim. Yalnız bunu istedim. Bende ölümcül bir hastalığa tutulsam dedim, bu hastalığa tutulduğumu bilsem dedim, bu ölümcül hastalık yüzünden her şey birden önemini kaybetse dedim, korkularımdan bile kurtulsam dedim... ve artık her şey bana vızgelse dedim, hemen ona gitsem dedim.
Biz büyük bir milletiz derken, aynı zamanda demek istiyorum ki, evet aynı zamanda biz çocuk kalmış bir milletiz Saffet! Çünkü her şeye çocuk gibi sevinir, çocuk gibi üzülürüz her şeye.
Emel: Artık hayatta yeteri kadar acı var, insanlar bunu görmek için tiyatroya gitmezler artık. Hem romantik hisler ve acılar öldü, gerçek acılardan yana insanlar.
Saffet: Hayır! Romantikler ölmez, his ve acı ölmez. İnsanlar büyük acılara her zaman ilgi göstermişlerdir. Büyük insanlar ve büyük acılar! İşte tiyatronun iki temek direği. Fakat nerde eski acılar, nerde kralların eski acı çekişleri? Nerde büyük ihanetler ve büyük sadakatlar? Şimdi sıradan vatandaşların okuyucu mektuplarında yer alan dertleriyle seyircide merhamet uyandırmaya çalışıyoruz. Yani seyirciye kendisini göstermeye çalışıyoruz. İnsan, kendisi gibi olanlara merhamet eder mi hiç? Dilenciler ya da soylu kişilerle doldurmalıyız sahneyi. Çünkü insan ya düşkünlere acır ya da yüce varlıkları kıskanır.