Başkalarının ölümüne alışan bir doktor, kendi babasının öleceğini nasıl kabullenebilir?
Daha önce okumaya başladığım ve tetikleneceğimi düşünerek bıraktığım, kısacık ama beni oldukça etkileyen, son zamanlarda okuduğum, güncel olarak basılmış en iyi kitaplardan biri oldu Babam Giderken. Hasta-doktor arasındaki ahlaki ikilemi, mahremiyet sınırlarını, ölümle yüz yüze gelen bir hastanın ve yakınlarının psikolojisini okuyucunun duygularını hırpalamadan, karnına bıçaklar saplamadan, olduğu gibi, ancak samimiyetinden ödün vermeden aktarmayı başarabilmiş. Cümleler o kadar yalın ve etkileyiciydi ki, kısacık kitaptan tonla alıntı yapmaya hiç çekinmedim. Burada kitabın çevirmeni Seda Çıngay Mellor'u da anmalıyız. Harika bir iş olmuş.
Yazar Alberto Barrera Tyszka, kitap boyunca yaptığı tahliller, kullandığı tıbbi terimler ve alıntılar yaptığı tıp kitapları neticesiyle acaba kendisinin bir tıp geçmişi mi var diye düşündürdü bana. Fakat edebiyat profesörü olduğunu ve yalnızca bu alanda eğitim aldığını gördüm. Bu anlamda da beni oldukça şaşırttı. İzlemiş olduğu bu yol sayesinde sayfalarda gerçekten bir doktorun duygularıyla yüzleştim, bir hastaya doktorun soğuk fakat şefkatli elleriyle dokunabildim. Hastanede aylarca hasta yakını olmanın getirisiyle, zaten bir hastanın neler yaşadığına yakından hakimdim.
"Hasta olmanın sonuçlarından biri de bu: Mahrem ıstırap müşterek bir törene dönüşüyor. "
Hastalık, çekilen acı bize daima ölümü arzulatıyor. Oysaki nefes alırken anımsamaktan imtina ettiğimiz yegâne şey ölüm. Acı çekmeye, kabullenemediğimiz sonun kanırta kanırta içimizi kemirmesine o kadar tahammülümüz yok ki, yaşamaya devam ediyormuş gibi, sessizliğe mahal vermeden, çarçabuk ölüm bizi kucaklasın istiyoruz. Bir zamanlar arkamıza bakmadan kaçtığımız şeye, acıyla yüzleşmemek için