''Ruhu canlılar bilemez, ölmeye hazır mısın?''
Amak-ı Hâyâl, okuma beğenilerim üzerinde belirleyici bir değişim yarattı.
Tasavvufi-felsefi metinleri okumaya eli gitmeyen biri olarak, Raci ile birlikte bu denli derin bir yolculuğa çıkacağımı tahmin etmiyordum. Okuma hızımın düştüğü ve kitaplar arasında mekik dokuyup kendime göre, içime işleyen cümleler bulamadığım bir vakit kitabın ilk elli sayfasını okuyup neden daha önce okumadığım konusunda kendimi azarlarken buldum. İsmi gibi, hayalle gerçek arası onlarca âlemde, hakikatin, birliğin, insanın kaynayan kanının özünü bulmaya davet etti beni. Kaf Dağı'nda, Ehrimen ile Ahura Mazda'nın arasında bir savaş meydanında, kâh Buda'nın, kâh Aynalı Baba'nın huzurunda, Pythagoras, Platon ve Sokrates ile, tüm aydınlıkları yüzünde toplayan Banu'nun peçesinin kenarında, kâinatı titreten aşkın kaynağını kavramaya, elif ile noktanın bir olduğunu kanıtlamaya giriştik. Tüm âlemlerde yalnız onu, yalnız gerçeği aradık. Fakat insanın ilmi, idraki nereye dek uzanırdı? İnsan için var ile yok'un ayırt edilmesi ne de güçtü.
Bu kambur felek; bu kör de talih.
Sakın şu âlem, büyük bir tımarhane olmasın?