Sermayenin hegemonik lütfuna talip olan kitlede itaat öyle bir tavizsizlikle içselleştirilir ki, efendisinin en ufak sarsıntısını veya krizini dahi bir hikmet gibi soluyan, tabiri caizse "efendisi osurduğunda derin nefes alıp oh çeken" yapısal bir dalkavukluk habitusu neşet eder. Bu sarsıcı ve müstehzi formülasyon, Antonio Gramsci’nin "rıza üretimi" ile Pierre Bourdieu’nün "habitus" kavramlarının kesişim kümesinde yer alan en rafine patolojiyi ifşa ediyor. Bu patolojik durum, salt bir korku veya pragmatizm ilişkisi değil; tâbiyetin bir varoluş biçimine, hatta bir entelektüel/ahlaki meziyete dönüştürülmesi sürecidir.
Efendinin hatasını, krizini veya en kaba tabiriyle "çiğliğini" olduğu gibi kabul etmek, o güce boyun eğen kitlenin kendi teslimiyetini sorgulamasını gerektirir. "Ben bu niteliksizliğe mi itaat ediyorum?" sorusunun yaratacağı ontolojik yıkımdan kaçmak için, efendinin her sarsıntısına rasyonel bir kılıf, dâhice bir "üst akıl" veya kozmik bir "hikmet" atfedilir. Kulluk, ancak kulluk edilen nesne kusursuzlaştırıldığı ölçüde katlanılabilir kılınır. Sermayenin veya gücün lütfuna talip olan bu kitle, efendinin krizini kendi krizi gibi rasyonalize ederek, o büyük hiyerarşide kendilerine (aslında asla var olmayan) bir ortaklık payesi biçerler. Efendinin gaz çıkarmasını bir "strateji" olarak solumak, o stratejinin mahremine vakıf olduğu illüzyonunu yaratır. Güç ve sermaye o denli mutlaklaştırılmıştır ki, rasyonel bir eleştiri nesnesi olmaktan çıkıp birer inanç nesnesine dönüşür. Klasik teolojideki "Şer gibi görünende bir hayır vardır" teslimiyeti, seküler/kapitalist düzlemde "Efendinin açmazında derin bir deha vardır" dalkavukluğuna tahvil edilir.
Bu habitus, efendinin fiziksel varlığından ziyade, onun temsil ettiği güce duyulan aşkın bir fetişizmdir. İşin trajik