Normalde her erkeğin bir kadını gördüğünde ve onunla tanıştığında elinin ayağının dolaşması, tüylerinin diken diken olması, tir tir titremesi, o koca koca adamların birden dilenci moduna geçip nohut gibi küçülüvermelerine karşılık Vali Nezih Bey kadınlarla arasına her zaman zararsız bir takip mesafesi koyar, asla kendini manzaraya fazla kaptırmaz, boğulacaksa da denize girmez, duvara bir deniz fotoğrafı asardı.
Bir gün onunla parkta otururken kadına doğru hafifçe eğilerek daha önceden ezberlediği Goethe’nin yetmişli yaşlarda kalbini tarumar eden, içindeki Genç Werther’i yeniden uyandıran Polonya asıllı on sekiz yaşındaki Ulrike için yazdığı şiirden bir bölümü (tabii ki Almanca aslından) okuyuvermişti.
Kalbimizin saflığında şiddetli bir istek çırpınıyor
Daha yükseğe, daha temize ve bilinmeyene
Borçlulukla ve istekle kendini vermek için
Ve ebedi adsızda sırlarından çözülüyor
Kendisine bu seyahatlerin içeriği ve nedenleri sorulduğunda, muhatabını sorusuyla nasıl bir cahilliğin içine düştüğüne inandıran kısa gülümsemesi onu bu gibi zor durumlardan kurtarsa da, bazı patavatsız kişilerin cevap bekleyen meraklı bakışlarını da “bir yerde yaşamak ve dışarıya çıkmamak, yeri yaş eşek dışkısından ve göğü yıldızdan tanımaya benzer” diyerek tam da onun anlayacağı dilden bir konuşmayla söndürürdü.
Oysa üstat kimselerin görmediği zenginlikleri görmüş kimselerin çıkamadığı yüksekliklerden aşağıdaki bahtsız ölümlüleri ehemmiyet vermeden seyretmiş, bencil bir karınca sürüsü gibi durmadan biriktiren, hırstan gözü dönmüş bu kuru kalabalığın dramatik görüntüsünü en doğru perspektiften yakalamış nadir bir adamdı.