O zaman işine daha da dalmış gibi yapar, toplamalar, hesaplar yaparken içinden yükselen öfkeyi belli etmemeye çalışır, ansızın bir nara atıp o kıvrımlı süslemeleri ya da gecenin içinden sürüsüyle çıkıp büyüyen, çoğalan, hep yeşil
kalan hayaletimsi filizler ve dallarla karanlığın rahminden sürgün
veren o deste deste gözleri ve kulakları avuçlamak arzusuyla
körlemesine öne atılmak için duyduğu dürtüyü bastırırdı. Gece
çekilip sabah olunca, duvar kağıdı canlılığını yitirir, yapraklarını,
çiçeklerini döker, sonbahara uygun olarak inceleşir, uzaktan
görünen ilk günışığının içeri sızmasına izin verirdi; o zaman, işte
ancak o zaman, yatışırdı babam.
Sayfalarından güneş ışığı fışkıran, altın rengi
armutların yumuşak, tatlı etinin kokusunu taşıyan tatil denen
o dev kitaba ışıktan başımız dönerek daldık.
Kentin dış mahallelerindeki evler, pencereleriyle falan, küçük
bahçelerindeki coşkulu çiçek karmaşasının içine gömülür
lerdi. Günışığının gözünden kaçan yabanotları, her tür yabanıl
çiçek, sonu gelmez bir günün sınırlarındaki zaman aralığının
ötesinde, düşleri için kendilerine vakit kalmasının mutluluğuy
la sessizce keyif çatarlardı. Sağlam bir sapın ucunda duran, bü
yüme hastalığına tutulmuş, yaşamının son acılı günlerinin sarı
yasına bürünmüş kocaman bir ayçiçeği, dev cüssesinin ağır
lığıyla yere eğilirdi. Ama dış mahallenin basit çançiçekleri ve
gösterişsiz, yalın çiçekler, ayçiçeğinin acıklı öyküsüne hiç aldır
madan, kendi kolalı pembe, beyaz giysileri içinde umarsızca
dururlardı.
Yüksek sesle haykırma isteğinden acıdı boğazı, yükseklerde bir atmaca ya da bir kartal gibi haykırmak, rüzgarlara haykırmak kurtuluşunu, delercesine. Bu, hayatın çağrısıydı ruhuna, ödevlere dünyasının sıkıcı kaba sesi değil, mihrabın soluk hizmetine çağıran insanlıksız ses değil. Bir anlık yabanıl uçuş kurtarmıştı onu ve dudaklarının içerde tuttuğu fer çığlığı beynini oyuyordu.