Behlûl sesinde bir teessürle söylüyordu. Artık beş günden beri, Bihter'le o elim muhavereden sonra, Nihal’le bu izdivacı ruhunun tek şifa çaresi olmak üzere telakki ediyordu. Bu beş gün zarfında yalıdan kaçmış, Bihter'i düşünmemişti. Bütün hüviyetini, bu genç kızın sevda şiiri, mest eden bir zülal içinde eritiyor gibiydi. Yalnız onu düşünmüş, yalnız bu pakize saadetin içinde beyaz rüyalarıyla yaşamıştı. Nihayet bir gün Firdevs Hanım'la son bir mübahaseden sonra Adnan Bey takaddüm ederek Behlûl'e, "Halanın yanına gidebilirsin, onun malumatı var..." dedi. "Eğer Nihal muvafakat ediyorsa..."
Bugün Behlûl, Nihal'den bu muvafakatı istihsal etmek azmiyle geliyordu. Amcasının o müsaadesinden sonra Nihal'in muhtemel olmayan bir reddine tesadüf etmek korkusuyla titremişti. Şu dakikada Nihal'e bundan bahsederken Behlül bütün o tecrübelerle dolgun hayatını yaşamamış, henüz ilk aşk kelimesini, ilk kalp feryadını tercüme edecek lisan bulamayan bir çocuk gibiydi. Nihal'e biraz sokularak, hep o titrek sesiyle devam etti: "Bilmiyorsun Nihal, baban bana ne dedi: 'Eğer Nihal muvafakat ederse...' Anlıyor musun Nihal? Bütün hayatın saadeti bence senin yalnız bir kelimene muallak duruyor, yalnız bir küçük evet; dünyada beni insanların en bahtiyarı edecek. Seninle ne güzel, ne mesut bir çift teşkil edeceğiz..."