"Bak, korkuyorsun!" diye çıkıştı Duru. "Sevgi duraksatmaz. Korku duraksatır." Geri yaslandı. "Babanı seviyorsun, evet. Ama korkun, sevginden daha büyük. Öyle ki sevip sevmediğin konusunda kendine söz hakkı bile sunmuyorsun. Haklısın ama. Ülkenin yarısı böyle zaten.” Tekrar ileri doğru uzandı. “İşte, bizim kadınlarımızın öz güvensiz olmasının temel sebebi bu," dedi her kelimenin üzerine basa basa. "Babalar... Baba olmayı çocuğun başını bir iki kere okşayıp eline para vermek sanıyorlar sadece. Sokakta bir kadını çevirip sor mesela. En son babası ne zaman öpmüş, başını okşamış? Yüzde ellisi cevap veremez. Niye, biliyor musunuz? Çünkü babalar belli bir yaştan sonra kız çocuklarıyla arasına mesafe koyuyor. Gereksiz bir resmiyet, ciddiyet, çekingenlik giriyor araya. Bizim toplumumuzda babaların yarısından çoğu böyledir. Emanet bir mala bakar gibi saklar kız çocuğunu, Sanki o zamana kadar o kız o evde büyümemiş, orada ekmek yememiş gibi kocası gelince, paket yapıp eline verirler. Sonra senden yediğine içtiğine karşılık itaat beklerler. Yedirdim, içirdim, yemek verdim. Başımı yere eğmeyeceksin. Namusuma sahip çıkacaksın, derler." Güldü. "Pardon da kimin namusundan bahsediyoruz? Kocaman bir ailenin namusu, bir kadının bacak arasına bakıyor ya, hastayım şu olaya gerçekten. O bacak arasından o namusu alan şeye kızan yok ama. Saçmalık ya!" Olayın başka noktalara kaydığını fark edince isyanını bir iki saniye geri aldı. "Yani sadece doğurmakla anne baba olunmadığı gibi bir iki kere baş okşayıp eve para getirmekle de anne baba olunmuyor. Bir kadın babasını sevmekten çok korkuyorsa bu gerçek bir sevgi değildir."
"Öyle bahsettiğin gibi bir adam değil benim babam, Duru,” dedi Bilge sakince. "Evet, biraz mesafeliyiz. Kızar belki ama dövmez, vurmaz, sövmez."
"Mesele de o zaten, Bilge,"