Her ne kadar kitabın ismiyle içeriği arasında doğrudan bir bağ kurmakta zorlanmış olsam da, polisiye türü açısından değerlendirildiğinde son derece sürükleyici bir eser olduğunu söyleyebilirim. Kurgu boyunca okuru ters köşe yapan detaylar ve olayların beklenmedik gelişimi, şaşkınlıkla sayfaları çevirmeye devam etmenize neden oluyor.
Kitabın ismine dair bir eleştiri getirmem gerekirse; başlık, yoğun bir aşk teması beklentisi yaratıyor. Ancak içerikte, duygusal anlamda derinlikli bir bağ kurulabildiğini ya da insanda iz bırakan romantik bir yoğunluk olduğunu düşünmüyorum. Bu nedenle, eserin adı ile içeriği arasında bir kopukluk hissettiğimi söyleyebilirim.
Sahiden de sevginin iyileştirici bir gücü vardı.Elbette yalansız olanın, çıkarsız olanın, hakiki sevginin.Eğer sizi samimiyetle seven bir kadın varsa, mutlu olmanız için yeterince sebebiniz var demekti.
Auschwitz’in karanlık duvarları arasında, ölümle yaşam arasındaki ince çizgide yürüyen insanların dramı… Bu eser, insan ruhunun en zor koşullarda bile nasıl direndiğini, yaşamın kıyısında tutunacak bir anlam arayışını çarpıcı bir biçimde gözler önüne seriyor. Sayfaları, bir filmi soluksuz izler gibi çevirirken; yazar, okuyucusunu sadece bir öyküye değil, kendi varoluşunun derinliklerine doğru bir yolculuğa çıkarıyor.
Kitap, insan hayatını değerli ve sürdürülebilir kılan temel gerçeğe, hayatın anlamını bulma gerekliliğine, dikkat çekiyor. Bu anlam, kimi için bir sevdanın sıcaklığında, kimi için geride bırakılmış bir aileye duyulan özlemde filizleniyor. Anlamsızlık girdabına kapılanlarsa, hayatın ağacından birer birer kopup savruluyor; tıpkı sonbaharda dökülen yapraklar gibi…
Hayatın çetin sınavlarından geçmiş bir ruhun kaleminden dökülen bu başyapıt, her bireyin kendi yaşamını, değerlerini ve umutlarını sorgulamasına vesile olacak nitelikte. Herkesin mutlaka okuması, kendini ve dünyasını yeniden keşfetmesi gereken sarsıcı, düşündürücü ve bir o kadar da insani bir eser.