Hayatta öğrendiğim şey şu, kime ne değer verirsen o kadar değersiz olursun.
İnsanlar seni çantada keklik sandıkları için ezmeye kalkar veya yok sayarlar.
Hayatı seninle aynı perspektiften bakmayan insanlarla yürümeye çalışırsan; bir süre sonra kendini en açık şeyleri açıklarken, en basit şeyleri savunurken ve karakterini bile gerekçelendirmek zorunda kalırken bulursun.
kan sporu // (1988)
— 1988 yapımı, `jean-claude van damme`'ı jean-claude van damme yapan, mahalledeki her çocuğu bacak açma egzersizleri yapmaya zorlamış efsanevi filmi. (bkz: bloodsport).
trt ekranlarında `pazar sineması` kuşağında ya da star tv'nin bol reklamlı gece yarısı kuşağında `parliament sinema kulübü` de az izlemedik bunu. `frank dux` isimli bir abimizin (ki kendisi gerçekte var olduğunu iddia etse de hikayeleri hep bir şehir efsanesi tadındadır) gizli bir yer altı dövüş turnuvası olan "`kumite`"ye katılmasını anlatır.
filmdeki her şey mi ikonik olur arkadaş?
`jcwd`'ın turnuvaya alınmak için tuğlayı değil de altındaki tek bir mermeri kırdığı o sahne.
`gözlerine kireç fırlatıldıktan sonra kör` `topal dövüşüp, hocasının` "gözlerinle değil kalbinle gör frank!" felsefesiyle `chong` li'yi patates etmesi.
her dövüşçünün kendine has dövüş stili (özellikle maymun stili dövüşen abimiz favorimdi).
ve tabii ki filmin ana kötüsü `chong li`'yi oynayan `bolo yeung`. adamın göğüs kaslarını oynatarak yaptığı psikolojik baskıyı bugün mc fit spor salounda ki hocalar yapamıyor.
— dövüş sahnelerindeki o yavaş çekimler (`slow motion`) ve `van damme`'ın havada döner tekme atarken attığı o unutulmaz çığlıklar sinema tarihine altın harflerle kazınmıştır. oyunculuklar yerlerde sürünür, senaryo düz çizgilidir ama hissettirdiği o saf `80'ler` aksiyonu ve gaza getiren müzikleri için bugün bile oturup baştan sona sıkılmadan izlenir.
- `frank dux`'ın `kumite`'de finale çıkıp `chong li`'yi pes ettirirken attığı o son çığlık eşliğinde bacak bacak üstüne atıp çay içmek... 90'larda çocuk olmanın en büyük lükslerindendi. hastasıyız.
appraf.com/title/movie/blo...
[cdn.eksisozluk.com/2026/6/11/f/f9b...
Sana değer vermeyen, seni değersiz hissettiren, sürekli küçümseyen, dalga geçen ve sana hak ettiğin saygıyı göstermeyen insanlarla aynı yolda yürümeye çalışırsan; bir süre sonra kendini en açık gerçekleri açıklarken, en basit duygularını savunurken ve hatta karakterini bile gerekçelendirmek zorunda kalırken bulursun. Oysa seni gerçekten anlayan ve değer veren insanların yanında, kim olduğunu ispatlamaya ihtiyaç duymazsın; olduğun gibi kabul edilirsin.
2 saatlik uykuyla son dersime gidiyorum. her güzel şeyi gerçekten elimizde tutamadığımızı ve bir sonunun olduğunu bir kez daha anlıyorum. herkes diyor ki daha güzel bir şeyin başlangıcı olacak, ama kendi yaşantıma baktığımda buna inanmanın ne kadar zor olduğunu sanırım sadece ben biliyorum. birkaç kişiye anlatmayı denediğimde abarttığımı, dram yaptığımı söyleyenler olmuştu. neyse, bunu geçiyoruz şimdi. o anın farkında olup ‘o anı’ güzelleştirmeyi ve yaşamayı bu sene öğrenebildim. her şey gibi buna da biraz geç kaldım tıpkı hala kendimi tanıyamamış olmam gibi. son finallerden ve mezuniyet töreninden sonra da belki bir şeyler daha yazarım, tamamen ruh halime bağlı bu. iletiyi siler miyim bilmiyorum ama şunu söyleyeyim kendime ya da üstüne alınmak isteyen varsa eğer ona. elimizde tutamadığımız güzel bir şey varsa hayatımızda, onun bir gün bitecek olmasına değil de o an size güzel hissettiren her şeye tutunarak o anı yaşamayı öğrenmeliyiz. benim bunu anlamam 3 yıldan fazla sürdü. anlayınca sizde değişen farkı fark edeceksiniz. umarım benden daha kısa sürede bunu anlayabilirsiniz, bunun için başarılar dilerim. Paulo Coelho’nun dediği gibi bütün dünyayı kucaklayamayacak kadar küçük biri olduğum için sahip olduğum her şeyi korumaya çalışmaya devam edeceğim. ne kadar kaybediyor olsam da.
Bir sabah uyandım. Yolunda gitmeyen ne kadar çok şey var hayatta, fark ettim. Tüm bunlar konuşulmalı, dedim. Kendime. O sabah tanıyamadığım bir ben vardı aynada. Savrulmuş, hırpalanmış, dağılmıştı. Neyi severdim? Neye gülerdim? Ne için varım? Zihnimi ele geçiren bağı söktüm, attım. İnsan bir gün uyanıyor ve fark ediyor.
İnsan önce anlaşıldığını hissediyor. Ne kadar renkli, ne kadar güzel her şey, o zamanlar. Yavaşça sevgiyle tatlandırılmış bir acı şerbet damarlarında dolaşıyor. Sarhoşluk kanına işliyor. Bütün olmanın verdiği şiddetli teslimiyet gün geçtikçe dozunu arttırıyor. Zamanla tüm beden yoksunluk içinde kıvranmaya başlıyor. İnsan o anlarda kendinden neleri feda ettiğini, bu sevginin neleri götürdüğünü göremiyor.
Şimdi o acı şerbeti kanımdan atıyorum. Zihnim daha berrak ve ben de görüyorum. Gördüklerim kalbini acıtabilir. Senin duymaya tahammül edemeyeceğin, tonlarca cümleyle kendini savunacağın o büyük ve ağır duygularla omuzlarım yerde dolaşıyorum.
Davranışlarımın hesabını verdim. Duygularımı en ince ayrıntısına kadar anlattım. Kalbimin kapılarını ardına kadar açtım. Ne için? Bir gün yeri gelince hepsini yüzüme bir bir say diye mi? Sana ait her şeyi, her detayı zihnime kazıdım, sakladım. Ne için? Bir gün başıma çalıp git diye mi? Açtığım bir kitabın ilk sayfasında seni ve sana ait hiçbir şeyi istemiyorum sözlerini okumak için mi? Kendi değerlerimi önemsedim ve vicdanımdan bahsettim. Ne için yargılandım? Sen olmadığım için mi? Karşıma geçip alay eder gibi sırıtılmayı ne zaman hak ettim? Senin iğrenç imandan nefret ettiğim için mi? Sırtımı dönünce kalkıp gidince niye suçlandım? Hissettiğim duyguların çarpıtılmasına artık tahammül edemediğim için mi? Sana olan inancımı kaybettim. Neden mi? Çünkü bir başka versiyon, bir başka zehirli bağın içinde nefes