Kıskançlarda da üç alâmet olur: Herkesin huzûrunda, karşısındakine yaltaklanır. Gıyâbında onu gıybet eder. Her kime musîbet erişirse, sevinir.
Münâfıkda da üç alâmet olur: Söz söylese yalan söyler. Bir şey va’d etse, va’dinde durmaz. Yanına emânet koysalar, hıyânet eyler.
Tenbeller içinde üç alâmet olur. Allahü tebâreke ve teâlâ hazretlerinin tâ’atinde tenbellik eder. Kusûrlu amel eder. Ameli zâyi’ olur [boşa gider]. Nemâzı te’hîr eder. Hattâ vaktini de geçirir.
Eğer kul isen, sultanlık tacını başından çıkar, yüzünü bu kapıya sür. İbadet ederken hükümdar libası giyme; yoksul bir derviş gibi yalvarıp yakar. Yüce Allah'ın kapısında, zenginin karşısındaki fakirler gibi inle; de ki: "Allah'ım zengin Sensin! Yoksulları besleyen kudret sahibi Sensin! Ben memleketler alan, emirler veren bir padişah değilim, bu dergâhın yoksullarından biriyim. Senin lütufkâr elin yâr olmadıktan sonra benim elimden ne gelir? Ya Rabbi. Sen beni hayra, iyiliğe muvaffak kılmazsan benim kime ne hayrım dokunur..."
(Yâ Alî! Gelini kendi evine götürdüğün zemân, çorabını ayağından çıkar. Ayağını yıka. O suyu evin bütün köşelerine saç. Böyle yapınca, Allahü tebâreke ve teâlâ hazretleri senin evinden yetmiş dürlü fakîrliği dışarı çıkarır. Yetmiş dürlü bereketi evine dâhil eder. Yetmiş rahmeti sana nâzil kılar. O gelin ile ve onun bereketi evin köşelerine erişir. O gelin, delilikden ve diğer hastalıklardan emîn olur.
Vaiz şöyle diyormuş: "Öleceğiz ve bize soracaklar, vaktini neyle geçirdin, ömrünü nerede tükettin, ibadetlerini yaptın mı?" Şeyh Şibli dinlemiş ve demiş ki vaize: "Allah o kadar çok soru sormaz. Tek bir soru sorar, o da şudur: 'Ey kulum! Ben seninleydim, peki sen kiminleydin?'"