Pek çok hapishanede bulundum ve hepsindeki atmosfer özünde aynıydı. Tüm bu hapishanelerde ve cezaevlerindeki ortak görüş seni hapse götürenin suç değil, yakalanmak olduğuydu. Bu yüzden de yanlış şeyleri doğru yapmanın yollarını öğrenmen gerekiyor. Önemli olan doğru şeyi yapmak değildir; esas mesele yanlışı doğru şekilde yapmaktır. Ve her mahkûm cezaevinde yanlış şeyi doğru şekilde yapmayı öğrenir.
... sen on yıllığına bir uzmanla birlikte olduğunda, elbette onların tüm tekniklerini, stratejilerini, metotlarını öğrenirsin. Onların deneyimlerinden öğrenirsin. Hapishanelerin, içinde suçun öğretildiği ve masraflarını devletin karşıladığı bir çeşit üniversite olduğunu göreceksin. Suçun profesörlerini, suç fakültesinin dekanlarını, başkanları, başkan yardımcılarını bulacaksın: Hayal edebileceğin her türlü suçu işlemiş her çeşit insan. Yeni gelen kesinlikle öğrenmeye başlar.
Bir toplum ne kadar rahatsa, daha lüks ise, zengin bir kültürse o kadar çok insan delirir. Bir toplum daha yoksulsa —açsa, açlık çekiyorsa— daha az insan delirir. Delilik her şeyden önce bir zihne ihtiyaç duyar. Fakat aç bir insanın zihin için hiçbir besini yoktur. O yeterince beslenmez, bu nedenle onun zihni delirmek için uygun durumda değildir. Bunun için zihnin hayatta kalmaktan daha çok enerjiye ihtiyacı vardır. Delilik zengin insanın hastalığıdır. Yoksul onun bedelini ödeyemez.
Bu yüzden birisini aç bıraktığında ve ona müshil verdiğinde bu onun iç sistemini temizler, onu öylesine aç hale getirir ki o, bedenine odaklanmış hale gelir. O zihni unutur, ilk kaygılandığı şey bedeni olur. O artık zihinle ilgilenmez ve o zihnin oyunudur.
Delilik bir zihin oyunudur.
Dünyanın her tarafında suçsuzluğunu kanıtlayana kadar suçlu olduğun bir gerçektir. Bu tüm insani ideallere, demokrasiye, özgürlüğe, bireyin haklarına, saygıya karşıdır; bu hepsine karşıdır. Kanun suçlu olduğun kanıtlanana kadar masum olduğunu söyler. Bu sözcüklere döküldüğünde böyledir ama gerçekte durum tam zıddıdır.