Alpay

Latin Amerika’da ortaya çıkan demokrasi prensip olarak elit idaresine taban tabana zıt olmasına ve hem retorikte hem de fiiliyatta hak ve fırsatları en azından bir kısım elitin elinden alıp yeniden bölüştürmeye çalışmasına rağmen, kökleri iki nedenden ötürü sıkı sıkıya sömürücü rejimlere dayalıdır. Birincisi, yüzlerce yıl süren sömürücü rejimlerin yarattığı eşitsizlikler seçmenlerin bu yeni yeni ortaya çıkan demokrasilerde aşırı politikalar savunan politikacıların lehine oy kullanmasına neden oldu. Bunun nedeni Arjantinlilerin naif olmaları ve Juan Perón ya da daha yakın dönemden örnek vermek gerekirse Menem ya da Kirchnerler gibi Perónist siyasetçilerin özverili olup yalnızca halkın çıkarlarını gözettiklerini düşünmeleri ya da Venezuelalıların kurtuluşu Chávez’de görmeleri değildir. Aksine, çoğu Arjantinli ve Venezuelalı tüm diğer siyasetçilerin ve partilerin, uzun süredir yurttaşların taleplerini dile getirmeyi, yol ve eğitim gibi en temel kamu hizmetleri yerine getirmeyi ve onları yerel elitin sömürüsünden kurtarmayı başaramadıklarının farkındadır. Bugün pek çok Venezuelalı beraberinde yozlaşma ve israf getirse bile Chávez’in benimsediği politikaları destekliyor; tıpkı 70’lerde çoğu Arjantinlinin Perón’un politikalarını desteklediği gibi. İkincisi, uygulanabilir alternatifler üreten etkin bir parti sistemi yerine siyaseti Perón ve Chávez gibi diktatörler için bu kadar çekici kılan ve onların lehine olacak şekilde taraflı hale getiren, yine altta yatan sömürücü kurumlardır. Perón, Chávez ve Latin Amerika’daki başka düzinelerce diktatör yalnızca oligarşinin tunç yasasının başka bir veçhesidir ve adından da anlaşıldığı gibi, bu yasanın kökleri elitin kotrolündeki rejimlere dayanmaktadır.
Tatil planı hazırsa sıra okuma listenizde!
Bu yaz yanınızdan ayırmak istemeyeceğiniz kitapları sizin için bir araya getirdik. 💬 Siz olsanız bu listeden hangisiyle başlardınız?
Tıpkı Arjantin gibi günümüz Venezuela’sında da demokratik seçimlerle işbaşı yapan Huge Chávez hükümeti rakiplerine saldırıyor, kamu sektöründeki işlerden kovuyor, yazarlarını beğenmediği gazeteleri kapatıyor ve mülke el koyuyor.
1940’larda Perón’un yükselişinin ardından Arjantin’e onun kurduğu parti hâkimdi; kısaca Perónist Parti olarak bilinen Partido Justicialista. Perónistler oy satın alan, iltimas geçen, siyasal destek karşılığında devlet ihalelerinde ve memuriyetlerde yolsuzluk yapan muazzam bir siyasal makine sayesinde seçimleri kazandılar. Bir bakıma bu bir demokrasiydi fakat çoğulcu değildi. Güç Perónist Parti’nin elinde aşırı ölçüde yoğunlaşmıştı; buna karşın yapabileceği şeyler üzerinde çok az kısıtlama söz konusuydu, en azından ordunun onu iktidardan uzaklaştırmaya gücünün yetmediği dönemde. Daha önce gördüğümüz gibi eğer Yüksek Mahkeme partinin politikalarından birine karşı çıkarsa onun için hiç de iyi olmuyordu. Perón 1940’larda işçi hareketini bir siyasal taban olarak geliştirdi. Bu hareket 1970’lerde ve 80’lerde ordunun baskısıyla zayıflayınca partisinin yaptığı da sadece oy satın alacak başkalarını bulmak oldu. Ekonomik politikalar ve kurumlar eşit şartlar oluşturmak için değil destekçilerine gelir sağlamak için tasarlanmıştı. Başkan Menem 1990’larda onu yeniden seçilmekten alıkoyan bir dönem kısıtlamasıyla karşılaşınca yine aynı şey olmuş, basitçe anayasayı yeniden yazarak dönem kısıtlamasından kurtulmuştu. El Corralito’nun gösterdiği gibi, Arjantin’de seçimler ve halkın seçtiği hükümetler olsa bile hükümet rahatlıkla mülkiyet haklarına baskın gelebiliyor ve fütursuzca, bir ceza görmeden kendi yurttaşlarının mallarına el koyabiliyordu. Arjantin başkanları ve siyasal eliti üzerinde çok az denetim söz konusuydu ve elbette çoğulculuktan eser yoktu.
El Corralito
Arjantin 2001 sonlarında bir ekonomik krizin pençesindeydi. Geliri üç yıldır azalıyor, işsizlik artıyordu ve muazzam bir iç borç birikmişti. Bu duruma yol açan politikalar 1989 sonrasında Carlos Menem hükümeti tarafından hiperenflasyonu durdurup ekonomiye istikrar kazandırmak için hayata geçirilmişti. Bir süreliğine başarılı da oldular. Menem 1991’de Arjantin pesosunu Amerikan dolarına endeksledi. Bir peso, yasayla bir dolara eşitlendi. Döviz kurunda değişiklik olmayacaktı. Mesele hallolmuştu. Yani, neredeyse. Halkı hükümetin gerçekten yasaya bağlı kalacağına inandırmak için onları Amerikan dolarıyla banka hesabı açmaya ikna etti. Dolarlar başkent Buenos Aires’in dükkânlarında kullanılabilir ve tüm şehirdeki bankomatlardan çekilebilirdi. Bu politika ekonomiye istikrar kazandırmaya yarayabilirdi fakat büyük bir dezavantajı vardı. Arjantin’in ihraç mallarını çok pahalı, ithal mallarını ise çok ucuz hale getirdi. İhracat durma noktasına gelirken ithalat coştu. Bunlara para yetiştirmenin tek yolu borç almaktı. Bu sürdürülebilir bir durum değildi. Giderek daha fazla insan pesonun sürdürülebilirliği konusunda endişelenmeye başlarken aynı zamanda zenginliklerinin daha büyük kısmını da bankalardaki dolar hesaplarına yatırmaya başladılar. Ne de olsa eğer hükümet yasayı hiçe sayar ve pesoyu devalüe ederse dolar hesaplarıyla güvende olurlardı, değil mi? Peso hakkında endişelenmekte haklıydılar. Fakat dolarları hakkında çok iyimserdiler. 1 Aralık 2001’de hükümet tüm banka hesaplarını dondurdu, başlangıç olarak 90 günlüğüne. Yalnızca az miktarda nakdin haftalık bazda çekilmesine izin verildi. Bu miktar ilk başta 250 pesoydu ki, hâlâ 250 dolar ediyordu; ardından 300 oldu. Fakat bu paranın ancak peso hesaplarından çekilmesine izin vardı. Dolarlarını pesoya çevirmeye razı
Mugabe bağımsızlık müzakerelerine dayanarak anayasayı yeniden yazma olanağı buldu; kendini başkan yaptı (önce başbakan yapmıştı); yine bağımsızlık müzakereleri gereği beyazların seçmen kütüğünü kaldırdı ve nihayet 1990’da Senato’dan tümüyle kurtuldu ve yasama meclisinde kendisinin aday gösterebileceği pozisyonlar oluşturdu. Mugabe idaresinde bir de facto tek parti devletiydi sonuç.