Orhan Pamuk, bu romanında bir kuyu kazma hikayesi üzerinden Batı’nın Oidipus efsanesi ile Doğu’nun Rüstem ve Sührab anlatısını 1985-2010 Türkiye'si dekorunda karşı karşıya getiriyor. Otorite, baba figürü, kader ve suçluluk duygusunu işleme iddiasındaki bu eser, ne yazık ki bu iddiaları olabilecek en vasat şekilde sunuyor.
Romanın en büyük problemi, yazarın dili kullanış biçimi. Cümle yapıları ve ifade tercihleri, metnin sanki başka bir dilde yazılıp bir çeviri programı aracılığıyla Türkçeye aktarıldığı hissini uyandırıyor. Bağlamsız eylemler ve pürüzlü anlatım, okuma deneyimini sürekli kesintiye uğratıyor. Dahası, reşit olmayan bir bireyin yetişkin bir kadınla yaşadığı ilişkinin bir "erginlenme töreni" gibi romantize edilmesi, kurgunun etik zeminini de sakatlıyor. Hikaye, neresinden tutsan elinde kalan bir yapı arz ediyor.
Eserin en zayıf halkası ise bahsedilen o iki büyük mitin kurguya eklemlenme biçimi. Pamuk, karakterlerini yaşayan, nefes alan birer insan gibi değil, sadece bu mitleri kanıtlamak zorunda olan birer "kukla" gibi hareket ettiriyor. Olay örgüsündeki tesadüfler o kadar zorlama ki, akış hayatın olağan ritminden tamamen kopup sadece yazarın masasındaki matematiksel bir denkleme hizmet ediyor. Bu durum, okurda bir derinlik hissi yaratmak yerine tamamen yapay bir atmosfer doğuruyor.
Sonuç olarak; edebi estetiğin zorlama bir simgeciliğe kurban edildiği, dilin işlevini yitirdiği ve neden tavsiye edildiğini anlamanın güç olduğu bir eserle karşı karşıyayız.