Türk edebiyatını, özellikle son dönem Osmanlı ve erken dönem Cumhuriyet edebiyatını içgüdüsel bir refleksle küçümsüyorum, potansiyelini gerçekleştirememiş bir gelenek olduğunu düşünüyorum. Sanki sadece toplumsal acılar, açlık, sefalet, vahşi örf ve adetlerimiz (ama Batı da çok ahlaksız), ve vatan millet konularına sıkışmış gibi geliyor. Bunda öğrenim hayatım boyunca müfredata eklenen, çocuklara okuması için tavsiye edilen Kaşağı, Diyet, Falaka, Vatan Yahut Silistre, Çalıkuşu ve sadece bunun gibi romanların etkisinin olduğunu söyleyebilirim. Bu romanları ve yazarlarını küçümsemiyorum ama bence Ömer Seyfettin asla bir çocuğa okutulmamalı. Bunların yanında aynı müfredatta dünya edebiyatından Küçük Prens, Şeker Portakalı, Güliver'in Gezileri, Seksen Günde Devri Alem gibi kitapları da okuyunca Türk edebiyatından mümkün mertebe uzak durmaya çalışma refleksim gelişti çocuk yaşlarımda. Yakın dönem yazarlarımız ile bu önyargılarım ters yüz olmuş olsa da daha erken dönem eserlere karşı bu tutumumu yıkamıyorum bir türlü. Elim bir türlü gitmiyor o dönemin yazarlarına. Çünkü okuduklarımdan etkileniyorum, ki bu aslında yazarın başarılı olduğun da gösterir. Ağır bir kitap okurken ağırlaşıyorum, macera dolu bir hikaye ise hayatla bağlarımı kuvvetlendiriyor. O yüzden, bir hafta boyunca okuyacağım bir kitabın beni bir haftalık ıstıraba sürüklemesini istemiyorum. Bir de kitaptan şahsi beklentilerimle de ilgili. Kimi, kitabın dilinin lezzetine odaklanır, kimi bilmek öğrenmek hissetmek ister, kimi de romanlar sayesinde bir hayatta onlarca hayat tecrübe etme imkanını kıymetli bulur. Ben de, kendi payıma ve bununla sınırlı kalmamak üzere, kitaplarda ilham arayanlardanım. Okuduğum kitap ufkumu genişletsin, aklıma gelmeyeni sordursun, beni sonsuz olasılıklara inandırsın istiyorum. Erken dönem