Ne güzel bir kitap bitirdim ben az önce. Bir süredir okuduğum en sürükleyici romandı. 480 sayfa 9 günde rüzgar gibi fırtına gibi esti geçti gözlerimin önünden. Biraz duygulandım, biraz düşündüm, çokça da eğlendim.
Kitabı nasıl aldığımı hatırlıyorum; geçtiğimiz Kasım'da Tüyap Kitap Fuarı'ndaydım. Bu kitap hatta yazarı hakkında bile bir referansım veya bilgim yoktu. Aç kurt gibi yayınevlerinin tüm stantlarını dolaşıp, bildiğim bilmediğim, listemde olan olmayan, eşşek yüküyle kitap almıştım. İletişim Yayınları'nın Sezgin Kaymaz'a özel bir koleksiyonu var anladığım kadarıyla; tüm kapaklarının tasarımları birbirine benziyor. Bu kadar çok kitabı olan bir yazara bu kadar özenilmiş bir tasarım da hazırlanmışsa, sevilen iyi bir yazar olmalı diye düşünüp kitaplarını incelemeye başlamıştım. Kün de hem arka kapak yazısı hem de ön kapak tasarımı ile ilgimi çekmişti. Ayrıca, bir stantta, onca kalabalığın içinde, bu kadar uzun bakınıp bir kitap almadan ayrılmak da istememiştim, ayıp olurdu sanki. Tamamen rasgelelik sonucu girdi yani kütüphaneme.
Kitaplığımda sırada bekleyen onlarca kitabın arasından okumak için bunu seçmem de biraz rasgeleydi. Sırayla bir kurgu, bir kurgu dışı okumaya çalışıyorum. Bir önceki kitabım kısa bir biyografiydi ve çok tatmin olmamıştım kitaptan. O yüzden sıradaki tercihimi kısa öykü kitapları yerine uzunca, tadı damağımda kalma ihtimali yüksek bir romandan yana kullanmak istedim. Ayrıca dil kullanımından da belki bir şeyler öğrenebilirim diye Türk edebiyatına yönlendim. Sonuçta geriye kalan az seçenekten de bu kitap düştü kucağıma.
Kitapta Konya-Ankara arası geçen bir hikaye anlatılıyor. Sıkça yerel ağızla yazılmış olmasına rağmen şiir gibiydi Türkçesi. İyisi merhametli ve bilge, kötüsü zalim ve kaypak, umursamazları da genel olarak cahil ve bencil