şahane bir öykü. dikkat spoiler içerebilir. kitabın ilk 14-15 sayfasında bir şey anlamamanız normal, kanadanın yerlilerini, oranın kültürü için bir önhazırlık yapmak istemiş jack london. kitabın sonu üzerine biraz düşündüm. anladıklarım ise, unga denizaslanı yeleli adamlayken parayı, serveti, lüksü ve dünyanın akatandan ibaret olmadığını anlıyor. denizaslanı yeleli adam zengin oluyor, ungaya da iyi davranıyor, ilişkileri iyi ikisi de mutlu. fakat bir şekilde bütün paralarını kaybediyorlar. naass ile karşılaşıyorlar (buraları anlatırsam çok uzun olur), fakat ne unga ne de denizaslanı yeleli adam naassı tanımıyor. denizaslanı yeleli adam, unga ve naass altın bulmaya gidiyorlar. denizaslanı yeleli adam açlıktan ölecekken naassı hatırlıyor, ungaya da naassı göstererek onun naass olduğunu belli ediyor ve adam ölüyor. naass da dünyayı görmüş, yıllar boyu denizlerde gezmiş, binlerce şehri keşfetmiş kitaba göre. yani o da dünyanın akatandan ibaret olmadığını anlamış ve hikayesini orada ungaya da anlatıyor, akatana geri dönelim diyor. unga ise kahkahayı basıyor, küçüçük bir yerde balık yemekten başka bir şey yapmayalım öyle mi...? işte burada iki çelişkili karakter buluyoruz. naass dünyayı görmüş fakat tek istediği doğduğu yere, memleketine, sevdiği kadınla beraber dönmek. unga da dünyayı görmüş fakat akatana dönmek istemiyor, kendini oraya ait hissetmiyor artık, çünkü naass'ın aksine o paranın gücünü görmüş denizaslanı yeleli adamlayken, denizaslanı yeleli adam da ölünce altın damarının başında, hayatın onun için anlamı kalmıyor, ne parası var ne de zengin olmak için bir imkanı, kocası ölmüş, zaten kendisi de neredeyse açlıktan ölecek. sinirden naass'ı kalçasından iki kere bıçaklıyor. öldürmek için değil, sinirinden. sonra naass ungayı orada bırakıyor, naassın zannettiğine