Kitabı evde bulup okumaya başladım. Bu kadar etkileneceğimi düşünmemiştim. Kitap öncelikle bir aşk hikâyesini anlatıyor, evet ama bu bildiğimiz aşk hikâyelerinden sayılmaz. Ruhları olup olmadığını, sevilip sevilemeyeceklerini, içlerinde az da olsa bir yaşama isteği var mı bilmeyen iki kişinin kendilerini tanıma hikâyesi aslında bu.
Kitabımız yazarın yeni bir işe başlaması ve oda arkadaşı Raif Efendi'yi tanımaya çalışmasıyla başlıyor. Raif Efendi dışarıdan oldukça basit, vur başına al ekmeğini tipinde görünen bir insan. Çalıştığı şirkette Almanca çeviriler yaparak kalabalık ailesini geçindirmeye çalışır. Kendi duyguları onun için önemli değildir. Daima çevresindeki insanları hoşnut tutmaya çalışır, kimseyle münakaşaya girmez. Bir gün ciddi bir şekilde hastalanır ve yazarımızdan odasındaki eşyaları toparlayıp getirmesini rica eder. Yazarımız eşyalar arasında bir de defter bulup getirir. Raif Efendi yazardan defteri yakmasını ister. Yazar bu talebi reddedip defteri okumak için bir geceliğine izin alır. Yazar, Raif Efendi ile asıl o gece tanışır.
Defterde Raif'in gençlik yılları, babasının isteği üzerine Almanya'ya gidip iş öğrenmesiyle başlayan bir olaylar zinciri mevcuttur. Raif deftere kendi hayatını yazmıştır bir nevi.
Raif amaçsız ruhuyla dümdüz yaşarken bir gün bir sergide bir resme bakakalır. Yaşama amacıysa bu andan itibaren nüfuz eder ruhuna. Resmin ressamı Maria ile tesadüfler eseri yolları kesişir. Maria da Raif gibi yalnız bir ruhtur. Birbirlerine dost olurlar, birbirlerinde birbirlerini görür, yaptıkları sohbetlerle aslında kendilerini tanır, keşfederler. Maria aşk diye bir şey olmadığını savunurken Raif tam tersi her sevginin aşktan bir parça olduğunu savunur. Bu iki dost tahmin de edebileceğiniz üzere birbirlerini severler.
Aşkı anlatan bu roman aslında her