Sümeyye Altıntaş

Cemil Meriç'in çok vurucu bir cümlesi var: "İyilik yapan mükafat bekliyorsa tefecidir." Merhamet eden, merhamet ettiğinden minnet bekliyorsa o kendiliğinden mükafat olmuyor. Bir şeyin erdem olabilmesi için kendi içinde kapalı kalması ve dışarıdan alkış, aferin beklememesi lazım.
“Yeterince kitabın var” diyenlere cevabımız hazır.
Cihad-ı ekberdir o ve çok mühimdir. "Hiç ummadığın yerde/ Nagah açılır perde/ Derman erişir derde/ Mevla görelim neyler/ Neylerse güzel eyler" diyor Erzurumlu İbrahim Hakkı. Cenab-ı Allah, vaadinden asla hulf etmez.
Merhamet eyleminde bulunan, merhameti kökleşmiş bir çınar olarak yüreğine yerleştirir. Ritüellerin manası budur. İyiliği derinleştirmeye matuftur. Ben Taptuk Emre ve Yunus kıssasını böyle yorumlayabileceğimizi düşünüyorum. Diyor ki Taptuk Emre Yunus Emre'ye; "On sene bu kapıdan eğri odun sokmayacaksın." Yunus on senede o eğri odunu sokmayarak aslında çok büyük bir nefis eğitimi gerçekleştirmiş oluyor. On sene boyunca her gün bu hassasiyeti gözeten bir insan hayatına da eğri sokamaz. Eğri odunu on sene kapıdan sokmayan bir insan hayatına hiçbir suretle eğriliği nüfuz ettirmez.
Efendim, dünyada eksik bitmez. Eksiği gören egodur, "ben"dir. Gönül eksiği görmez çünkü gönlü Allah doyurur, egoyu da şeytan hep aç bırakır.
İnsan bazen kendi sözünün büyüsüne kapılıyor. Elias Canetti, "Vaaz uzadığı zaman vaazdan çok vaizin kendine hayranlığı ön plana çıkar," diyor. Ne kadar güzel sözler söylesek de, tasavvufi denizlerde dolaşsak da, insan kendine kör bir varlık; kendi kusurlarını, nakıslarını zor görüyor, bana sorarsanız görmüyor. Tasavvuf insanın kendi nakıslarıyla daha fazla karşılaşması, kendini daha kusurlu görebilmesiyle alakalı. Kendini noksan, başkalarını tam bilmek... Biz hep başkalarını noksan, kendimizi tam biliyoruz.