"Şefkat" dedi Faraggut. Çaresizdi. "Biraz şefkat."
"Şefkat mi?" diye sordu Marcia. "Böyle bir zamanda benden şefkat mi bekliyorsun? Şefkati hak etmek için ne yaptın ki? Bana ne verdin? Angarya işler. Yüzeysel ve anlamsız bir hayat. Toz toprak. Örümcek ağları. Çalışmayan arabalar ve çakmaklar. Küvet tıkaçları, çekilmemiş sifonlar, cinsel sapkınlık, klinik alkolizm ve uyuşturucu bağımlılığı alanında uluslararası şöhret, kırık kollar, bacaklar, beyin sarsıntıları ve şimdi de muazzam bir kalp yetmezliği. Bana birlikte yaşamam için bunları verdin, şimdi de şefkat bekliyorsun."
En fenası, en kötü cinsi; lakayt gelip geçenlerdi. Bunlar yalılarına rahatça dönüyorlardı. İştahları kaçmadan yemek yiyorlar, balkonda 'çeşit' cigaralarını tüttürüyorlar, vapurlara çoluk çocuk Fransızca nidalarla işaret ediyorlar, radyolarının düğmesini Paris'e getiriyorlardı. Bazıları da sofradan kalkarken:
-Allahım, olmayanlara da ver diyorlardı.
Eğer yukarıda Allah varsa muhakkak aczinden ter ter tepiniyordur.