İnleye inleye ağlamıyordum, camlara yumruğumu geçirmiyordum ya da benim gibi hisseden insanların yapabileceklerini düşündüğüm şeylerin hiçbirini yapmıyordum, orası kesindi. Ama bazen, ansızın, keder beni nefes nefese bırakan dalgalar halinde üzerime çullanıyordu ve o dalgalar geri çekildiğinde, kendimi acı bir enkaza bakarken yakalıyordum, bu enkaz öyle berrak, öyle üzgün ve boş ışıldıyordu ki dünyanın ölümden başka herhangi bir şey olduğunu anımsayamıyordum bile.
Her şey yitip gitmişti, bense unutulmuştum: yanlış evde yanlış aileyle olmanın yarattığı zihin karışıklığı beni tüketiyordu, bu yüzden günlerce uyumasına izin verilmeyen sorgudaki bir mahkum gibi mahmur, sarhoş gibi sersemdim, dokunsan ağlayacaktım. Tekrar tekrar, eve gitmem lazım diye düşünüyordum ve sonra, milyonuncu kez, Gidemem ki diyordum.
Birini benim, annemi özlediğim kadar özlemek nasıl mümkün olabiliyordu? Onu öyle çok özlüyordum ki ölmek istiyordum; suyun altında havaya hasret kalmak gibi sert, somut bir özlem.