Açıkçası kitabın ismi olan "Bırak Seni Seveyim", Joyce’un o meşhur karmaşık ve "zor adam" imajına bir selam çakıyor gibi dursa da, içeriğe daldığınızda ismin biraz "pazarlama odaklı" kaldığını fark ediyorsunuz. Kitabın ismi insanda pembe dizimsi, çok naif bir aşk hikayesi beklentisi yaratıyor. Ama kapağı açtığınızda karşılaştığınız şey; kiliseye küfreden, yayıncılarla kavga eden, parasızlıktan yakınan bir adam. Bu yüzden isim, kitabın o çiğ ve sert gerçekliğini tam karşılamıyor; hatta Joyce'un o meşhur aykırı ruhuna biraz fazla "uslu" kaçıyor.
Bu kitap bir kurgu değil, Joyce’un 1904-1924 yılları arasındaki yaşamının en mahrem kayıtları. İçeride neler mi var?
Dublinliler kitabını bastırmak için yayıncısı Grant Richards ile girdiği o bitmek bilmeyen "sansür" kavgaları, bir sanatçının nasıl tırnaklarıyla kazıyarak var olduğunu bizlere gösteriyor.
James Joyce’un kardeşi Stanislaus Joyce (ona mektuplarda "Stannie" diye hitap eder) ile olan yazışmaları, kitabın o "romantik" isminin arkasındaki sert ve bazen can sıkıcı gerçekliği en net gösteren kısımlardır. Bu mektupları okurken Joyce’un dâhiliğinden ziyade, kardeşini adeta bir "finansör" gibi gören faydacı yanına şahit oluyorsun.
Kitapta sadece Joyce’un yazdıklarını görsek de, Stanislaus’un günlüklerinden ve biyografilerden biliyoruz ki; kardeşi bu durumdan çok bunalmıştı. James Joyce, kardeşini hem finansal hem de duygusal olarak sömürürken, ona edebi fikirlerini de danışıyordu. Yani Stanislaus onun için aynı zamanda hem bir cüzdan hem de bir editördü ve bu kitaptaki nmektuplarda bunları bizlere gösteriyor.
Kitapta Joyce’un 1901 yılında, Ibsen’in 73. yaş günü vesilesiyle yazdığı mektup da yer almaktadır, aslında bir "bayrak devralma" töreni gibidir. Joyce, Ibsen’e olan hayranlığını o kadar ciddiye almıştır ki, onun