“Gazi Köşkü, Suriçi, Lalebey Mahallesi, Menekşe Plajı, gazinolar, sinemalar, Boğaziçi, Adalar, Şehremini, Samatya…”
Böyle bir şehir haritası geçiyorsa bir kitapta, ben çoktan ilgimi kaybetmiş olmam; tam aksine, içine çekilirim.
Porçakal da işte öyle bir kitap oldu benim için.
Ama yalnızca mekânlarla değil, taşıdığı duygu yüküyle de etkiledi.
Gerçek bir hayat hikâyesinden ilhamla yazılmış bu roman,
1970’li yıllarda Diyarbakır’dan İstanbul’a göç eden,
büyük şehrin karmaşasında hayatta kalmaya çalışan bir ailenin hikâyesini anlatıyor.
Yasıyla içine çökmüş bir anne,
dünyadan elini eteğini çekmiş, anason kokulu bir baba
ve hayata tutunmaya çalışan yedi çocuk…
Göçün ağırlığı, sessizce büyüyen acılar, kayıplar, kabullenişler…
Ama aynı zamanda eski İstanbul’un sokakları, kaybolan mahalle kültürü, geçmişe özlem…
Sessiz ama derin izler bırakan, çok insani bir roman.