“Masumiyet Müzesi” nobel ödüllü, adını çokça duyduğum, çok beğenilmiş, bir hevesle başladığım, beni hayal kırıklığına uğratan bir roman. Daha önce birçok okurun yazara karşı önyargılı bir tavır takındığını gözlemlemiştim ve bende de bir antipati gelişmişti ister istemez, yine de şans verip görmek istedim fakat Orhan Pamuk’tan okuduğum ilk ve son kitap oldu. Kitapta neyin eksik neyin fazla olduğunu eleştirecek değilim ama paylaşmak istediğim bazı şeyler var.
Kısaca bir özet geçecek olursak; 70’li 80’li yıllarda geçen inişli çıkışlı ve saplantılı bir aşk hikayesine tanık oluyoruz. Ana karakterimiz Kemal, yurtdışında eğitim almış, zengin bir ailenin en küçük oğlu (30) ve aile şirketinde görev almakta. Fransa’da eğitim almış, modernleşmiş, açık görüşlü ve entelektüel bir kız olan Sibel ile evlilik hazırlıkları yapmaktalar. Kemal’in yolu Sibel’in beğendiği bir çantayı almak üzere bir mağazaya girmesiyle hısımları olan bir ailenin genç (17), güzel ve fakir kızı Füsun ile kesişir ve hayatları bambaşka bir yola evrilir.
Öncelikle hikayeyi çok banal bulduğumu, dönemin “sanat filmi” adına çekilen filmlerden farksız olduğunu söylemek istiyorum. Beş yüz küsür sayfa boyunca bir hikayeyi okumuş olsam da hissedemedim, etkileyemedi. Duygusal bir bağ kurmakta ve anlamakta çok zorlandım, kendimi sürekli kitabın sonuna odaklanmış, satır aralarında sayfalarca detayların içerisinde boğulurken buldum. Belki de anlatıda sürekli tekrara düşmekten kaynaklı olabilir, hikayede duyduğumuz tek sesin Kemal olması, ne kadar acı çektiğini hiç durmadan anlatması da yorucuydu gerçekten. Kitabın tamamında 70’li 80’li yılların panoramik bir görüntüsü sunulmuş fakat asla yeterli olamamış. Ülkenin siyasal durumu yazarın Kemal aracılığıyla kapı deliğinden bakar gibi, yaşama hiç dahil olunmadan sunulmuş.