“New York Times benim hakkımda bir ölüm ilanı basmış basmamış umurumda olmazdı. Sadece senin yazmış olmanı isterdim," dedim. "Özel olmadığını çünkü dünyanın seni tanımadığını söylüyorsun ama böyle diyerek bana hakaret ediyorsun. Ben seni tanyorum."
"Neye karşı savaşıyorum? Kanserimle. Peki ya kanserim ne? Kanser de benim. Tümörler benden oluşuyor. Beynim ve kalbim ne kadar benden oluşmuşsa onlar da bir o kadar benden olustu. Bu bir iç savaş ve galibi önceden saptanmış, Hazel Grace."
“Bu dünyayı seviyorum. Şampanya içmeyi seviyorum. Sigara içmemeyi seviyorum. Felemenkçe konuşan Felemenklerin sesini seviyorum. Ama şimdi... Bir savaş bile veremiyorum. Mücadele etme şansım yok."
Maslow'a göre ben piramidin ikinci basamağında takılıp kalmıştım, sağlığımın güvence altında olduğunu hissedemiyordum ve bu sebeple sevgi ve saygı ve sanat ve artık başka ne varsa o şeylere ulasmam da mümkün değildi ki bu tabiki tam bir saçmalıktı: Sanat yapma veya felsefi düşüncelere dalma dürtüsü hasta olduğunuzda ortadan kaybolmuyordu. Sadece bu dürtüler hastalkla farklı bir forma bürünüyordu.
Aptalca belki ama bunu ona -Anne Frank'e yani- borçlu olduğumu düsünüp duruyordum çünkü o ölmüstü ve ben ölmemiştim, çünkü o sessiz kalabilmiş ve panjurları kapalı tutmuş ve her şeyi dogru yapmış ama yine de ölmüstü ve ben de basamaklardan çıkmalı ve Gestapo gelmeden önceki o yıllarda yaşadığı, dünyanın geri kalanını görmeliydim.