Tuğçe Çakır, namı diğer "Küçük Anne" :)
Boş Tabak eseriyle sanki insanın en kuytu köşesine, yıllardır kapalı tuttuğumuz o "ev" dediğimiz yerin tozlu raflarına dokunuyor. Yıllardır aynı sofrada oturup da birbirini hiç duymayan, o görünmez duvarların arkasına saklanan bir ailenin tek bir akşamda yaşadığı o büyük yüzleşmeyi, yazarın kelimeleriyle iliklerinize kadar hissediyorsunuz. Zehra’nın masaya bıraktığı o sohbet kartları, aslında sadece soruları değil, yıllardır içine atılan çocukluk kırgınlıklarını ve o hiç söylenmemiş cümleleri bir bir ortaya döküyor. Söylenmemiş kelimelerin ve sessizliğin yankısını duyuran bu 240 sayfalık roman, içindeki yaralı çocuğu iyileştirmek ve kendi sesini bulmak isteyenler için adeta bir rehber niteliğinde.
Bu kitabı okurken arka planda hep eski plakların o nostaljik cızırtısı eşlik etti bana; özellikle "Bana Yalan Söylediler" şarkısını dinlerken kitapla kurduğum o duygusal bağ derinleşti, şarkıdaki o sitemkâr tınılar Zehra’nın ailesindeki kırgınlıklarla birleşince her satır daha da anlam kazandı. Roman, aile olmanın dışarıdan görünen o kusursuz tablodan ibaret olmadığını, asıl meselenin yaşanan tüm o görünmez çatlaklara rağmen o masada beraber oturabilme inadı olduğunu yüzümüze vuruyor. Buharlı pencereler, soğuyan çaylar, çorbalar, yemekler ve dünden kalan anılarla örülü bu hikâye, aile içi yüzleşmelerin aslında birer çocukluk yarası sağaltma süreci olduğunu hatırlatıyor.
Zehra'nın dünyasındaki Arel gibi yarım kalmış hikâyeler, zaman geçse bile insanın içinde sessizce yaşamaya devam eden o eski kaçış izlerini bana her an anımsattı. Yazarın o güçlü anlatımıyla, mutfaktaki soğuyan çayların hüznü ve buharlı pencerelerin ardındaki sessizlik, kendi evime ve kendi "duyulma" ihtiyacıma bakmamı sağladı. Ev kavramının, ancak herkes birbirini