İlimden İktisada, Aileden Topluma Dönüşen Paradoksumuz
“Kadını cahil bırakmak, bir toplumu yarım bırakmaktır” diyor mütefekkirler. Nitekim Efendimiz (s.a.v)’in “İlim talep etmek, kadın-erkek her Müslümana farzdır” hadisi, İslam’ın kadına verdiği ilim hakkının en açık delilidir.
Evet, kadın okur, öğrenir, bilinçlenir; bununla milletin ufku açılır, toplumun medeniyet seviyesi yükselir. Fakat bugün geldiğimiz noktada, bu haklı şiarın masumane doğuşundan, planlı bir toplumsal mühendislik projesine dönüşmesine şahit oluyoruz. Cemil Meriç’in ifadesiyle, “Her ideoloji, bir hakikatin karikatürüdür.” Kadının eğitim meselesi de hakikatten kopup karikatürleşti.
Bizim taraf olmamızın sebebi, kadının cehaletten kurtulması, insan olmanın onuruna ermesi içindir. Oysa modern dünyanın kadını eğitime yöneltmesi, çoğunlukla iktisadî hesaplarla, çift maaş garantisiyle izah edilmektedir. Kapitalist zihniyet, kadının bilgeliğini değil, emeğini arzuladı. Aliya İzzetbegoviç’in dediği gibi: “Modern insan, kutsalı unuttu; her şeyi ekonomik kategorilerle ölçmeye başladı.”
Ne hazindir ki, erkekler artık kadının şahsiyetine değil, maaş bordrosuna talip oluyor. Kadın da, asıl kimliğini annelik, merhamet, yuva kurma gibi köklü vasıflarında değil; bir atamanın gölgesinde, bir memuriyetin statüsünde arıyor.
Eskiden evlilik, iki ruhun birbirinde eriyip tek vücut olduğu bir ahitti. Bugünse evlilik, şirket ortaklığı gibi okunuyor. Maaşlar bir havuzda birleşiyor ama gönüller birleşemiyor. Sonuç: Heterojen, kırılgan, her an kopmaya hazır aile bağları… Sezai Karakoç’un söylediği gibi, “Aile çökerse millet çöker. Aile dirilirse millet de dirilir.”
“Haydi kızlar okula” sloganıyla başlayan masumane çağrı, zamanla kadının sultasına dönüştü. Para, ona suni bir güç verdi. Kadın, erkeğe kocalık yapmaya başladı.