Fedailerin kalesi Alamut...Kayaların arasında yükselen kale, rüzgârın uğultusuyla karışan haşhaş kokusu, Elburz dağlarının soğuk nefesiyle yıkanan bahçeler... Vladimir Bartol, 1938'de kaleme aldığı bu eserde, sanki o tozlu çağın kapısını aralayıp bizi içeri buyur etmiş; ama içeri girince anlıyoruz ki, bu sadece bir tarih değil, insanın ruhunun en karanlık köşelerine inen bir ayna.
Hasan Sabbah, Seyduna, o yaşlı tilki... Gözleri çöldeki bir kuyunun dibi gibi derin, sesi ise zehir gibi sakin. Kalbi çoktan kurumuş, inanç denen şeyi bir silah olarak keskinleştirmiş. "Hiçbir şey gerçek değil, her şeye izin vardır" derken, dudaklarında belli belirsiz bir tebessüm... Çünkü o, cenneti yalanlamış, cehennemi de. Geriye kalan tek gerçek: kudret. Ve kudret için her yol mübah.
Alamut'un gizli bahçelerine adım attığında toz yerine misk kokusu dolar ciğerlerine. Genç delikanlılar, daha dün köylerinde keçi güden çocuklar, haşhaşla uyutulup o bahçelere bırakılır. Uyanırlar ki etraflarında huriler, şarap nehirleri, meyve dalları eğilmiş... "Bu cennet" derler, "Seyduna bizi buraya gönderdi, emrine itaat edelim ki tekrar gelelim." Gözleri faltaşı gibi açık, kalpleri teslim olmuş. Fedailer işte böyle doğar: ölümün öpücüğünü cennet vaadiyle ödeyenler.
Bartol'un kalemi, Hasan'ın zihnini öyle bir açar ki, okurken kendi beyninin kıvrımlarında geziniyormuş gibi hissedersin. Adam inanmaz. Ne Allah'a, ne peygambere, ne de yarına. Ama başkalarının inancını bir yay gibi gerer, okunu fırlatır ve o oklar Nizamülmülk'ün göğsüne, vezirlerin boğazına saplanır. Fedailer ölürken gülümser, çünkü onlar için ölüm bir kapı değil, eve dönüştür.
Romanın içinde dolanırken hissedersin o dağ rüzgârını ensende; kalenin taşlarında yankılanan ezanla karışmış fısıltıları duyarsın. Halima'nın masumiyeti, İbni