İstanbul üzerine
ressamın renk renk yaptığı gizemli bir tablosun sen, İstanbul, manayı da, maddeyi de, nuru da, zulmeti de ara hep onda bul kara sevdalı aşık olur senin sen gibi güzellerini gören her kul. Cemal Süreya aşk, Orhan Veli avarelik şiirleri yazar sende İstanbul Yahya Kemal', Namık Kemal'i, Nabi ve Nef'iyi hep orada bul. Güzellerin elif endamında bir uzun servidir, ey güzel İstanbul. dostlarla in, boğaziçine bebekte bir bardak çayla mutluluğu bul. gözüm kapalı bir yari bir de seni hayal ediyorum ey istanbul çınaraltında dostlarımla edebiyat üzerine sohbet ediyoruz İstanbul. boğaziçinle o kadar değerlisin, pahanı ölçemez ne ne para ne de pul. bir yiğit senin uğruna bir çağ açıp bir bir çağ kapatıyor ey İstanbul . erişilmez bir yar gibisin, sana kavuşmayı hayal eder bu divane kul. KK
Sevmek zor işmiş. Bir de zor olanı sevmek var ki, insanın omuzlarına bambaşka bir yük bırakıyormuş. İçinden sağlam çıkabilmek ise hepsinden daha zormuş. İnsanın içi bağıra bağıra konuşurken, dilinin susmak zorunda kalması ne kadar ağırmış meğer. Hayatımda ilk defa birini kaybetmekten korkuyorum. Kaybetmeyeceksin deme. insan başkasından değil, kendinden de korkarmış. Bunu da yaşadım. Korkularının farkında olmak, onları susturamayacağını bilmek ve yine de susmak zorunda kalmak… Bugün uzanıp uzun uzun uzakları izledim. Sonra kitabımın bir sayfasına şu cümleyi yazdım “Hayatımda ilk defa kendimi çaresiz hissediyorum.” Ben hiç çaresiz hissetmedim kendimi biliyor musun? Ne zaman çıkmazda kaldığımı düşünsem mutlaka bir yol aradım. Bir kapı kapanırsa başka bir kapı bulmaya çalıştım. Vazgeçmedim. Çözüm aramaktan hiç vazgeçmedim. Ama ilk defa… Evet, ilk defa kendimi çaresiz hissettim. Çaresizlik… Hiç sevmediğim bir kelime. Hatta hayatıma yakıştırmadığım bir duygu. Çözüm bulamamak, Elinden hiçbir şey gelmemesi, Kendini bir çıkmazın tam ortasında hissetmek… Tam olarak buymuş çaresizlik. Elden bir şey gelememesi. Bundan hep nefret ettim. Çünkü ben, ölüm dışında her şeyin bir çaresi olduğuna inananlardanım.
Ters Köşe Final Sevenler Buraya!
Bazı hikâyeler tam tahmin ettiğin gibi ilerler. Bazılarıysa son sayfada tüm bildiklerini sorgulatır. 🤯 Ters köşeleri seviyorsan, seni sonuna kadar merakta bırakacak 3 kitap önerisini keşfetmeye hazır ol!
Terk eyle cân ü teni Ara bul sende seni Gâfil olma gözün aç Senden sorarlar seni
Her şey mal, mülk, her şey para, pul Dostlukmuş, sevgiymiş, ara, bul
Müzik
Gökler Bir "Neden" midir, Yoksa Bir "Ayna" mı? Hermes Trismegistus diyor ki: "Yukarıda ne varsa, aşağıda da o vardır." Ben de diyorum ki, aşağıdakiler hangi bilinç seviyesinde ise, neyi ögrenmeye ihtiyaç duyuyorsa, kader yolunda ne varsa, göklerden o gelir. Modern ve kadim astroloji anlayışı, gezegenlerin doğrudan senin iradeni yok sayıp olayları bir "kader" olarak dayattığını savunmaz. Gezegenleri bir "sebep" değil, bir "gösterge" (zamanlama aracı) olarak görürler. Yani gökyüzü, hayatın bir saati gibidir. Saatin akrep ve yelkovanı saatin kaç olduğunu gösterir; ancak saati yelkovan ilerlettiği için zaman geçmez. Zaman akar, saat de bize o akışı gösterir. İşte tam bu noktada akıllı olmak gerek. Gelecegimi şekillendiren, bugün yaptıklarım! Rüzgar eken fırtına biçer diye boşuna dememişler. insan meşgul olduğu her şey ile kendine bir yol açar ve yolculuk başlatır. Gezegenlerin dizilimi, senin karakterinin, potansiyelinin ve karşına çıkacak olan "dönemlerin" bir haritasıdır. Bir dönemeçte karşına bir engel çıkacağını gökyüzü gösterir; ancak o engelin önünde durup beklemen mi, yoksa üzerinden atlayıp geçmen mi senin olgunluk derecene ve seçimlerine bağlıdır. İşin Aslı: "Kendinde Ara" Gezegenler sana bir şey yapmaz. Onlar, senin ruhsal ye zihinsel gelişiminin yansıdığı devasa bir kozmik aynadır. İnsan, başına gelenleri Venüs'e veya Mars'a bağladığında (yani suçu gezegenlere attığında), aslında kendi sorumluluğundan kaçar. Şunu gördüm ki aynı gökyüzü altında bir insan yükselir, diğeri yıkılır. Aynı Satürn geçişinde biri sabrın meyvesini toplar, diğeri şikäyetin içinde kaybolur. Aynı Venüs kavuşumunda biri gerçek sevgiyi bulur, digeri nefsinin peşinden gider. Demek ki mesele sadece gökyüzü değildir. Mesele, o gökyüzünü karşılayan insanın iç dünyasıdır. Esasen ,"insan gökte
Balık karaya çıkamaz. Kara canlısı suda yaşayamaz. Solungaç geliştiren bir insan, ne tam balık ne tam kara canlısı olur — ikisinin de tam olarak yapamadığı şeyi yapan, ama ikisinde de tam olamayan bir ara form. Belki modern kimlik krizinin asıl acısı tam buradadır: ne için optimize edildiğini bilmemek. Odysseus deniz için değil, kara için yapılmıştı — deniz onu törpüledi ama yok etmedi, çünkü İthaka vardı. Solungaç geliştiren modern insan ise hangi ortam için yapıldığını artık bilmiyor. Buradan iki farklı yöne gidilebilir. Birincisi karamsar: İthaka gerçekten yok oldu. Modern insan için kleos imkânsızlaştı — geriye sadece performans kaldı, varlık değil. İkincisi daha sert ama belki daha dürüst: İthaka her zaman bir kurgu oldu. Odysseus'un "sarsılmaz kleosu" da aslında kırılgandı — yoksa Penelope talipleri sarayı ele geçiremezdi. Belki modernlik kleosu yok etmedi; sadece onun her zaman inşa edilmiş olduğunu görünür kıldı. Bu ikinci okumada solungaç geliştirmek bir trajedi değil, bir açıklık. Modern insan belki ilk kez kendi çapasını seçmek zorunda — coğrafya, kan veya unvan dayatmadan. Ama şunu da teslim etmek gerekiyor: Seçmek özgürlük kadar ağırlık da demek. Ve bu ağırlığı taşıyacak omuzları kimse önceden eğitmedi. Dışarıdan bakan biri için akışkanlık sadece bir "durum"dur; ama o suyun içinde boğulmamaya çalışan canlı için bu bir varoluş mücadelesidir. Bahsettiğimiz o iki yol (İthaka'nın yok oluşu ya da İthaka'nın zaten hep bir kurgu oluşu) ve ara formda kalma dehşeti, bizi trajedinin en çıplak haliyle yüzleştiriyor. Biyolojik metaforun kalbindeki o can alıcı soruyu deşelim: Bu adaptasyon gerçekten mümkün mü? Eğer insan suda yaşamak için solungaç geliştiriyorsa, o artık ne tam bir kara canlısıdır ne de tam bir balık. Doğadaki karşılığıyla o artık bir amfibidir (iki
Felsefe