• 480 syf.
    ·15 günde·10/10
    Martin Eden, tam anlamıyla arada kalmış bir adamın öyküsüdür. Bu adamın hazin sonudur. İşte böyle iddialı bir giriş yaptıktan sonra, gelin bu iddialarımızı temellendirelim.

    Sınıf kavramını ve sınıflar arasındaki farklılıkları anlatan birçok kitap vardır. Germinal, Gazap Üzümleri, Fareler ve İnsanlar gibi. Ancak her bir kitap bunu farklı bir gerçeklikle anlatmaktadır. Örneğin Germinal, bir işçi sınıfı gerçekliği üzerinden farklı sınıfları karşılaştırırken Gazap Üzümleri de sosyolojik bir gerçek üzerinden(iç göç meselesi) bunu yapar. Böyle örnek çoktur. Bu da göstermektedir ki aslında konu değişmese bile yazarın meseleyi ele alma şekli ve tuttuğu mercek, yani gerçeklik, eserlerde devamlı harmanlanmaktadır.

    Başta ifade ettiğimiz Martin Eden da böyle bir eser. O da bir karakter üzerinden toplumu, yani geneli yansıtır. Edebiyatta bu tarz portre romanlar çoktur. Oliver Twist, Don Quijote, Zorba, Anna Karenina, Budala gibi daha pek çok örnek sayabiliriz. Kendi edebiyatımızda da Aylak Adam gibi, İnce Memed gibi karakterler bolcadır. Ne var ki hepsi farklı bir gerçekliği yansıtıyor. İnce Memed denilince aklımıza ağaların zulmü, Aylak Adam denilince bireyin bunalımları ve yabancılaşması geliyorsa aslında yazar amacına ulaşmış demektir. Yazarın amacı yarattığı karakter üzerinden geneli yansıtmaktı. O halde bunu başarmıştır. Yazarın bunu yaparken ne gibi yollar izlediğini gelin Berna Moran’dan dinleyelim: ‘’Bir adamı olduğu gibi anlatmak tarihin işidir, sanatın değil. Sanatçının hayatı, insanı, dünyayı yansıtması başka anlamdadır. O bir tek adamın hayatını doğru olarak anlatmaya kalkışmaz, bir adamın hayatında genellikle hayatı, insanoğlunun hayatını, yani hayatta evrensel olan unsurları yansıtır. Olanı değil, olabilir olanı. Bunun için de anlatmak istediğinin özüne ait olmayan unsurları, ayrıntıları, rastlantısal olanları atar, gerekli olanı ayıklar, seçer ve bunların arasında bir bağ gözeterek olaylar örgüsünü bir tek çizgi üzerinde kurar.’’(Edebiyat Kuramları ve Eleştiri, s.29)

    Berna Moran’ın bu dediği aslında tüm romanlar için geçerlidir. Yazar sonuçta kendi mümkün gördüğü dünyayı anlatmış olur. Martin Eden’a geçmeden önce böyle bir tanımlama yapmanın faydalı olacağını düşündüm. Şimdi geçebiliriz.(SPOİLER VARDIR, OLACAKTIR DA!)

    Kitabın isminden de anlaşılacağı üzere başkahramanımız Martin Eden, bir denizcidir. Buradan yola çıkarak kitabın denizcilik serüvenleri üzerine kurulduğunu söyleyenler yanılıyorlar. Kitapta bu meselenin yüzeysel anlatılması bir yana, zaten yazar bu mesleğin serüven kısmıyla ilgilenmiyor. Yazarı ilgilendiren Martin’in içinde bulunduğu sınıf. Bu sınıf denizcilik olduğu kadar çamaşırcılıktır da(aslında emekçi sınıfın her kesimidir). Kitap, Martin’in bu sınıftan yavaş yavaş sıyrılma istekleriyle başlar. Bu isteklerin başlangıcı Martin’in farklı bir dünyayı keşfetmesiyle olur: Burjuvazi. Bir kavgada hayatını kurtardığı Arthur’un davetiyle onun evine gider. Evde gördükleri, Martin’deki değişimin başlangıcıdır. Martin’in ev üzerindeki izlenimleri yazar tarafından öyle canlı anlatılır ki aradaki sınıf farkını biz de içimizde hissetmişizdir okurken. Ama Martin’i etkileyen yalnızca ev değildi. Evde Arthur’un tanıştırdığı kız kardeşi Ruth’tan da epey etkilenmişti Martin. Üstelik söz konusu etkilenme gencin hayatında çok büyük etkiler de yarattı. Bu etkilenme sürecinde Martin, yaşadığı dünya ile bulunduğu ortamı devamlı kıyaslamaktadır: ‘’Hayatı boyunca kendisine ‘Eden’,’Martin Eden’ veya sadece ‘Martin’ diye seslenilen genci bu denli heyecanlandıran, ‘Bay Eden’ sözüydü. Hele de o ‘Bay!’ Belli ki içindeki etkisi uzunca bir süre gidecekti bu sözlerin. Zihni o anda koca bir karanlık odaya dönmüştü sanki; kömürlük ağızlarına ve baş kasaralara, kamplara ve sahillere, hapishanelere ve meyhanelere, bulaşıcı hastalıklar hastanelerine ve eğri büğrü kenar mahalle sokaklarına dair sayısız resim peş peşe akıyor; farklı zamanlarda ona adres olmuş bu mekanlarda kendisine nasıl hitap edildiği bir şerit gibi geçiyordu gözlerinin önünden.’’(s.6) Kendisine edilen hoş bir hitap bile onu bu kadar etkilemişken, o ortamın kusurlarını görmesi mümkün müydü? Elbette göremezdi. Çünkü o, aynı zamanda Ruth’tan da büyülenmiş ve ona hayran kalmıştı: ‘’İşte entelektüel bir hayat ve işte var olabileceğini hayal bile etmediği sıcacık, harika bir güzellik, diye düşündü. Kendini unutup aç gözlerle kıza baktı. Karşısında yaşamaya değer bir şey vardı işte; kazanmak için savaşmaya, mücadele etmeye ve evet, uğruna ölmeye.’’(s.11) Elbette ilk gördüğü anda kendini uğruna öldürecek kadar sevmeye karar vermesi, yalın bir hayalciliği ve saf coşkuyu ifade ettiği kadar, yazarı bu konuda eleştirmemize neden olur. Çünkü eve daha ilk girdiği anda o havadan etkilenmesi anlaşılabilirse de, bir kızı görüp gördüğü anda da aklından bu düşüncelerin geçmesi anlaşılamaz. Görülüyor ki yazar, duyguları ilk bölümde böyle yoğun ifade etmekle aslında biraz gerçeklik-hayalcilik dengesini şaşırmış. Tabii bu benim şahsi kanaatim. Ama devam edelim.

    Martin, yeni arkadaşlarının evine çok saf duygularla girmişti. Oradakilerin birbirlerine karşı davranışları, entelektüel birikimleri ve Ruth’un güzelliği onu çok etkilemişti. Böylece soylu insanların adeta kusursuz olduğunu düşündü, kendi sınıfından olanlar, yani emekçiler ise kusurluydular. Bunun için Martin, Ruth’un da etkisiyle kendisini bir anda soylu sınıfın arasında buldu. Ruth’a karşı bu kayıtsız şartsız teslimiyeti, elbette pahalıya malolacaktır. Çünkü Martin, Ruth’a karşı saf bir aşk ve sevgi hissederken Ruth’un amacı bambaşkadır: ‘’Bu ehlileştirilmemiş vahşinin böylesine mülayim vaziyette ayağına gelişi, esrarlı bir şekilde Ruth’un kibrini okşuyor, onu evcilleştirme dürtüsüyle içi kıpırdanıyordu. Bilinçsiz bir dürtüydü bu. Düşüncesinin en uç noktasındaki arzusu, Martin’in hamurunu yeniden şekillendirip dünyanın en iyisi olduğuna inandığı babasının görüntüsüne benzetmekti.’’(s.80) Görüldüğü gibi Ruth, Martin’in aşkı gibi saf niyetlerle hareket etmiyor. Onun istediği Martin’i apaçık kullanmaktır. Nitekim Martin onun istediği istikamette hareket etmeyince bir kenara fırlatmasını da bilir. Martin ise ilk başlarda onun yönlendirmesiyle, daha sonra kendi iradesiyle cahilliğini aşmayı başarmıştır. Kütüphanelere gitmiş, pek çok kitap okumuş, çok düşünmüştür. Hatta bu düşünmesi, kendi ailesi(bu çevreyi de eniştesi Bay Higginbotham ve ablası Gertrude olarak tanımlayabiliriz) tarafından akıl sağlığı sorunu olarak görülmüştür. Martin’in böylelikle yaptığı işlerde devamlı küçümsenmesinin esas sebebi –bunu hem Ruth’un çevresindeyken hem de kendi ailesi içindeyken söyleyebiliriz- bu işlerin tabiri caizse para getirmiyor oluşudur: ‘’Kimsenin yol göstermediği, teşvik etmediği, hatta cesaretini kırdığı Martin, karanlıkta da olsa mücadelesini sürdürüyordu. Gertrude bile ona kuşkuyla bakmaya başlamıştı. Önceleri yapmak istediklerini Martin’in aptalca işleri olarak görüp ablaca bir şefkatle yaklaşmıştı, ama artık iş kardeş dayanışmasından çıkmıştı ve Gertrude giderek daha çok tedirgin oluyordu. Ona göre kardeşinin aptalca işleri artık deliliğe dönüşüyordu. Martin bunu fark edince, Bernard Higginbotham’ın sürekli kusur bulan dırdırcı memnuniyetsizliğinden çok daha fazla acı veren ince ve keskin bir sızı hissetmişti. Martin’in kendine güveni tamdı ama kendine yalnızca kendisi güven duyuyordu. Ruth bile güvenmiyordu ona. Oysa Martin’in kendisini okumaya vermesini o istemiş ve yazmasına açık biçimde karşı çıkmamıştı, ama asla açık biçimde onaylamamıştı da…’’(s.138) Kitaptan aktardığımız bu pasajda karşımıza 2 sonuç çıkıyor. İlki, Martin’in okuma ve düşünme eyleminin bir çıkar beklentisi yaratmasıdır. Yapılan eylemin bir menfaat sağlamadığı düşünüldüğünde Martin’i herkes deli ilan ediyor. Oysa o menfaatleri bir şekilde sağlamış bulunan soylu sınıf, yani burjuvazi ise ezilenler tarafından devamlı örnek gösterilen, öykünen bir taraf konumundadır. Jack London’un bu haksız duruma eğilmesi, elbette kitapta realist ve toplumcu bir yaklaşım sergilendiğinden normalin de ötesinde başarılı olmuştur. Üstelik konu orijinal olduğu gibi, yazarın yazarlık hayatına da bir yönüyle ışık tuttuğunu kitabın arkasındaki notlardan öğreniyoruz. İşi hakkıyla yapan ama bundan bir çıkar sağlayamayan, bunu bu amaçla yapmadığı için de pek çok dergi tarafından ve onun da ötesinde çevresinden dışlanan Martin Eden gerçekliği, Amerika’daki edebiyat piyasalarına ve popüler edebiyat anlayışına tepkidir diyebiliriz. İkinci sonuç ise Martin Eden’ın yalnız olduğudur. Dikkat edilecek olursa Eden’daki bu değişimden sonra onun artık hiçbir sıradanlığa kapılmadan ve o sıradanlıklara gülüp geçerek hayatını sürdürmesi, London’ın ve onun özelinde tüm aydınların ve entelektüellerin tavrını yansıtmaktadır. Martin’in bu kadar okuyup yazarak aydın mertebesine erişmesinde elbette Ruth’un payı olduğunu yukarıda söylemiştik. Lakin Martin’in okur-yazarlığı ve aydınlığı çok kısa bir sürede Ruth’u da aşmıştır. Yazar, Martin’deki aydınlanmanın zaten Ruth’u ve onun şahsındaki burjuvaziyi aşacağını çok iyi tespit etmişti: ‘’Ruth artık onu takip edemiyordu. Edebiyat fakültesinden mezun olan kendisiydi, ama Martin onu aşmıştı. Fakat Ruth bunu anlayamıyor ve anlayamadığı bu şeyi Martin’in yetersizliğine yoruyordu.’’(s.147) Elbette Martin’deki bu durumu ve kendisini aşmasını Ruth çabuk fark etti. Öte yandan Ruth’un aşkıyla büyülenmiş olan Martin, onu hala bir otorite olarak kabul ediyor ve put gibi tapıyordu ona. Martin’in başından bu olaylar geçerken onun yukarıda çıkardığımız 2 sonucun henüz ilk evresinde olduğunu belirtelim.

    Kitabın bir diğer ilginç tarafı ise Martin’in okuma-yazma-düşünme üçgeni ortasında devamlı bir geçim sıkıntısı içinde olmasıdır. Kitapta derince hissedilen bu durum, Martin’in ara sıra deniz yolculuklarına çıkmasına, çamaşırcılık yapmasına neden olmuştur. Zaten incelememizin başında bu olayların o kadar önemli olmadığını, çünkü yazarın bunlardan bahsederken daha çok o sınıfa mensup(kendi emeğiyle geçinen sınıf) insanların yaşamlarını tasvir etme amacı güttüğünü söylemiştik. Şimdi bu durumu biraz daha açalım. Martin, elinde birçok olanağı olan bir sınıfa mensup değildi. Buna mukabil elinde olanağı olan sınıfın da –yani Ruth’un sınıfı- bu kadar bilgiye uzak olduğuna şaşmaktaydı. Aslında Martin’in bu şaşkınlığı, onu yukarıda çıkardığımız iki sonuçtan ikincisine götürecektir. Binaenaleyh sokakta görüp tanıştığı sıradan insanların, işçi sınıfa mensup olan ve varoş mahallelerinde oturan insanların kendisi gibi olduğunu gördü. Özü itibariyle bu çevreye mensup, sonradan tanıştığı Brissenden isimli arkadaşı da onun yazarlık serüveni üzerinde oldukça derin bir etki yaratacak, onun üne kavuşmasını sağlayacaktı.

    Bir gün gerçekten Martin başarılı oldu. Yazdığı yazılar ve çıkardığı kitaplar sayesinde büyük bir üne kavuştu. Ancak amacına ulaşabildi mi derseniz bu soruya cevap vermek pek kolay olmaz. Çünkü Martin’in amacı, şan ve şöhrete kavuşmak değildi. Üstelik Ruth’a da ulaşmak olamazdı. Çünkü artık onu sevmiyordu: ‘’Sevdiği şey Ruth değil, idealize ettiği, kendi kafasında yarattığı uhrevi bir şeydi; kendi aşk şiirlerindeki ışık saçan ruhtu. Hakiki Ruth’u, sınıfının tüm o kusur ve zaaflarını taşıyan, o sınıfın psikolojisinin umutsuz sınırlarıyla kısıtlanmış burjuva Ruth’u hiç sevmemişti.’’(s.460) Görülüyor ki kahramanımız artık Ruth’un gerçek yüzünü görmüştür. Çünkü o, kendisini devamlı kullanmış, sonunda da bir kenara fırlatıp gitmiştir. Öte yandan Martin şan ve şöhrete kavuşunca, Ruth pişman olduğunu belirtmek için özür dilemeye gelmiştir. İşte Martin bu alıntıladığımız düşünceleri, Ruth kendisine pişmanlığını söyleyip barışma teklifinde bulununca aklından geçirmiştir. Oysa arada geçen zamanda Ruth’un gerçek yüzü belli olmuştur. Böylece Martin’in bir amacı da kalmıyor. Her ne kadar kitabın devamında kendini avutmaya çalışsa da -örneğin hayalindeki gibi uzun bir seyahatle dinlenme tasarısı yapması, ihtiyacı olanlara ve eski dostlarına para dağıtması gibi- Martin’in arada kalmışlığı çok iyi fark edilecektir. Şimdi sayın okuyucuların bu noktaya ehemmiyetle yaklaşmasını tavsiye ederim. Çünkü Jack London, esas anlatacağını burada anlatmıştır. İncelememizin başlığından da anlaşılacağı üzere, kitap boyunca Martin’in bir yerden bir yere sürüklenmesini anlattık. Ezilen sınıfın içinden çıkan bir adamın bir zaman aşkıyla yanıp tutuşması, bunun sonucunda burjuvaziye öykünmesi, bir süre sonra öykündüklerini anlamsız bulması ve onlardaki cehaleti fark etmesi, en son da Ruth’tan kopması ve şöhrete önem vermemesi olay örgüsünde bizim aklımızdan geçenler. İşte aslında tüm bu meseleler, eserde bir düşünceyi eleştirmek için yapbozun parçaları gibi bir araya geliyorlar. Eleştirilen düşünce ise esasında Martin’in bu kadar coşkulu olup sonra yine bu kadar umutsuzluğa düşmesi ve hazin bir sona sürüklenmesidir. Özetle ifade edersek bireyciliğidir. Filhakika Martin bu bireycilikten kitap boyunca kurtulamadı, hatta onu savundu bile. İşte karşınızda o bireyciliğin Martin’i getirdiği son: İntihar.

    Kitabın sonunda çevirmenin eklediği notlar oldukça faydalı olmuş. Nitekim bu intihardan çıkarmamız gereken sonucu da peyderpey açıklıyorlar: ‘’Aslında Martin Eden’ın intiharının kurgusal bir anlamı vardır. Bir sosyalist olarak Jack London, sosyalizme karşı olduğunu açıkça dile getiren bireyci bir karakter yaratmış, son derece canlı bir şekilde yarattığı Martin Eden, onun en sevilen karakteri olmuştur(…) London’a göre sadece kendi kurtuluşu için çalışan Martin Eden’ın, sonunda gözleri açılır, içine dahil olmak istediği burjuva toplumunun içyüzünü anlar ve yaşamak için nedeni kalmaz. İntiharı, bireyciliğin yenilgisidir.’’(s.517) Martin’in intiharının bir bireysellik sonucu olması ve yazarın vermek istediği mesaj anlaşılabilirse de notta söylendiği gibi Martin’in sadece kendi kurtuluşu için çalıştığını da düşünemeyiz. Ya da yazarın bu kanaati uyandırabilmesi için heralde Martin’in bireyciliğini daha net sergilemesi gerekirdi. Çünkü görülüyor ki ondaki bireycilik yalnızca teorik olarak mevcut. Ancak eline para geçince asla bireyci davranmıyor. Eski dostlarına bolca yardım yapıyor, ailesine ve çocuklara para dağıtıyor. Buradan belki Martin için hayatın ve dolayısıyla paranın da anlamsız olduğu sonucunu çıkarmamızı istiyor yazar. Ama buradan Martin’in yardımseverliği sonucunu çıkarabiliriz ancak. Eğer Martin için hayat anlamsızsa yardımseverliğin de anlamsız olması gerekirdi. Demem o ki Martin’in tavrı yazarın tam da açıkladığı gibi değil. Burada bir çelişki olduğunu düşünüyorum. Yine de verilmek istenen mesajın gayet net ve toplumsal eleştirinin, felsefi eleştirinin yoğun ve başarılı olduğunu söyleyebiliriz.

    Sonunda herkesin dört gözle beklediği incelemenin sonuna gelmiş bulunuyorum. Dili hakkında da biraz bilgi vermem gerekirse; oldukça akıcı, yalın ve edebi yönü de kurgusal yönü de gelişmiş bir üslup… Ama velakin çeviriyi o kadar da beğendiğimi söyleyemem. Levent Cinemre’nin çevirdiği bu İş Bankası Yayınları çevirisi kötü değilse de iyi de değil. Özellikle yer yer cümleleri uzattıkça uzatmış çevirmen. Belki bu çevirmenden ziyade metnin kendisiyle ilgilidir ama bir Türkçe çevirinin daha iyi olması gerektiğine inanıyorum. Sanırım bu konu anlattığım onca şey arasında anlatamadığım tek şey olabilir. İyi okumalar.