Bedene hayat veren şey
Kuşçubaşı Halifesi Kuyruklu Rıza Çelebi'nin Kitabü'l İber başlıklı manzum eserinde anlattıkları doğruysa, bedene hayat veren şeyin teneffüs edilen hava olduğu fikrini ilk kez, kadim zamanların meşhur hekimi Câlinus, nâmı diğer Galen ortaya atmıştı. Bu hekime göre ruhun bulunduğu yer kalbin sol karıncığıydı. Akciğerlere giren hava, damarlar yoluyla kalbe gelip ruhu besliyor ve oradan da atardamarlar yoluyla tüm bedene yayılıyordu. Fakat Kuyruklu Rıza Çelebi'nin dediğine göre 'rıh' ya da 'ruh' Arapça'da aynı zamanda 'rüzgâr' anlamına da gelmekteydi. Ruh nasıl ki bir bedeni hareket ettirebiliyorsa, 'rıh' ya da rüzgâr da bir kalyonu süren yegâne güçtü. Amat'a o güzelim baş figürünün takıldığı günün akşamı Süleyman Reis de işte bu konuda kafa yoruyordu. Görünüşe bakılırsa ölüm, ruhun bedenden ayrılmasıydı. Ama İbni Meymun, günahkârlar için ölümün mutlak bir son olduğunu yazmaktaydı. Bu fazlasıyla yürek paralayıcı bir durumdu. Kırbaç Süleyman'ın 'var olmaya' yönelik aşırı iştahı yine nüksetmişti. Bu o kadar kuvvetli bir ihtirastı ki, cehennemin ateşinde yanmayı bile mutlak bir yok oluşa tercih ederdi.
KISA KISA KİTABIMDAN ALINTILAR... "Fatiha dahil namazda okunan sureleri/ayetleri (hadi dua ve tesbihatları bir tarafa bırakalım) Arapça okuma zorunluluğunuz yoktur, kendi dilinizde okuyabilirsiniz" diyen arkadaşlara; Hepimiz biliriz ki farklı çevrilen pek çok ayet vardır. Hatta bazı çeviriler çok kritik olup birbirinin zıddı anlamlar ortaya çıkabilmektedir. Peki namaz kıldıran bir imam (veya münferit kılan) hangi meali esas alacaktır? Edip Yüksel'i mi, Diyanet'i mi, Mustafa İslamoğlu'nu mu, Bayraktar Bayraklı'yı mı, Süleyman Ateş'i mi, Elmalılı'yı mı? Hangisini? Hadi münferiden kılan canının istediğini esas aldı ve ömür boyu onu okudu diyelim. Arkasına binlerce kişiyi alan imamın okuduğu mealde tüm cemaat ittifak edecek midir? "Sadece Fatiha ve Kevser surelerini de olsa asla ezberleyemem, manasını bilerek namazda okuyamam" diyen bir tek kişi de olmadığına göre neyi tartışıyoruz anlayamadım. Ne olur şu çok değerli vaktimizi ve nefesimizi dişe dokunur şeylere harcayalım olmaz mı? METİN SEVİL, Kısa Kısa - Sosyal Medya Tadında, Sayfa: 59
Tatil planı hazırsa sıra okuma listenizde!
Bu yaz yanınızdan ayırmak istemeyeceğiniz kitapları sizin için bir araya getirdik. 💬 Siz olsanız bu listeden hangisiyle başlardınız?
#bugünkükelimemiz #tevfîk
Muhabbet•
Derler ki; Muhabbet, istenilince olmazmış Kendiliğinden gönülden akarmış. Gönülden gönüle akan şeyler Gönülleri bağlarmış🤍🥀
Kelimeler de bizim gibi aslında; zaman geçtikçe değişiyor, olgunlaşıyor, yeni anlamlarla yoğruluyorlar. Bugün günlük hayatta hiç düşünmeden kullandığımız pek çok sözcük, asırlar önce bambaşka duyguların yükünü taşıyordu. İşte bu durumun en güzel örneklerinden biri, Osman Nevres Divanı’nı okurken karşıma çıkan şu mısra oldu: “Ref‘ eylemez merâkım evc ü segâh.” Mısradaki "merâk" kelimesi üzerinde biraz durunca, burada bugün alışık olduğumuz anlamıyla kullanılmadığını fark ettim. Bu küçük ayrıntı, beni kelimenin tarih boyunca geçirdiği anlam değişiminin izini sürmeye yöneltti. Başlangıçta yalnızca "merâk"ın bu mısradaki anlamını öğrenmek istiyordum. Fakat araştırdıkça konu; Antik Yunan tıbbından İslam dünyasına, Osmanlı hekimliğinden klasik şiire uzanan beklenmedik bir anlam yolculuğuna dönüştü. Bu yolculuğun ilk durağı ise, ilk bakışta merakla ilgisiz görünen bir kelimeydi: melankoli. Melankoli kelimesi, Eski Yunanca melankholía sözcüğünden gelir. Kelime, mélas (kara) ve kholḗ (safra) sözcüklerinin birleşiminden oluşur ve sözlük anlamıyla "kara safra" demektir. Bu adlandırmanın sebebi, Antik Yunan tıbbında hâkim olan Dört Hümor (Ahlât-ı Erbaa) teorisidir. Hipokrat ve Galen'e göre insan bedeni dört temel sıvıdan oluşuyordu: kan, sarı safra, kara safra ve balgam. Sağlığın bu dört unsurun dengesiyle korunduğuna, kara safranın fazlalığının ise kişide hüzün, iç sıkıntısı, kuruntu ve çökkünlüğe yol açtığına inanılırdı. Bu terim daha sonra Batı dillerine geçmiş ve zamanla yalnızca bir hastalığın değil, o hastalığın insanda bıraktığı hâlin de adı olmuştur. Bu kavramın Arapça karşılığı ise mâlîhulyâ (ماليخوليا) idi. Kökeni yine Antik Yunan tıbbına dayanmakla birlikte, İslam tıp geleneği içinde benimsenmiş; Osmanlı hekimleri tarafından da derin hüzün, kara sevda, kuruntu ve
Arapça da çok güzel bir söz var 'Nasara zeydun amran? Yani diyor ki *Biz sevmekle yükümlüyüz,. kavuşmak mı? onu Allah bilir"