Evet alışmıştı. Ölmeden, bayılmadan, yıkılmadan bakabiliyordu. Fakat yine de bu bakış belâlı bir şeydi. Bu kadar güzel gözlere bakmak, sonra da ölmemek…
Yarali sipahi her şeyi unutmuştu. Nerede olduğunu, niçin burada bulunduğunu, hattâ kendisinin kim olduğunu bile unutmuştu: Anlatılmaz sevinçli duygular arasında başka bir dünyada yaşıyordu. Kişioğlu cennette de ancak bu kadar bahtiyar olabilirdi. Fakat bu bahtiyarlığın son ucuna varmak için Gökçen’in gözlerini de görmesi lâzımdı. O gözlere bakanların öldüğünü biliyordu. Bu kadar kutlu bir gece geçirdikten, bu kadar sevdiği dünya güzelinin dizlerine yattıktan, onun kendisiyle evlenmeğe razı olduğunu işittikten sonra yeryüzünde başka ne dileği kalırdı ki? Artık ölüm seve seve katlanacağı bir şeydi. Bu kadar bahtiyarlığı tatmak, doğrusu ölüme değerdi.
Onun her konuşmasında, sesinin tılsımı ile Deli Kurt’un sevgisi ve hayranlığı artıyor, işin tuhafı şu ki sevgi çoğalsın, taşıyamayacağı bir yük haline gelsin de kendisini ezsin diye bir istek duyuyordu.
Deli Kurt, o zamana kadar en tatlı bekleyişin düşman beklemek olduğunu sanıyordu. Bu akşam, sevgiliyi beklemenin daha tatlı olduğunu anladı. Gecenin okşayıcı esintisi arasında, yıldızların titreştiği göğe bakarak: “Gökçen’i burada ölünceye kadar bekleyebilirim” diye düşündü.