Hamalların bağrışmaları ki vaktiyle nefret ederdik, bugün bize okşayış gibi geliyor. Zira bu seslerde, bu seslerin dalgalanışında kardeşlerimizi buluyoruz. Üstünde sendelediğimiz uzun, asma merdiven, sonra sakallı bir sandalcının kayığı...
Yeter artık bu gözyaşları; dedi, sen, meserret için halk olunmuşsun, senin özün de bahardır, hikmetin de. Berrak gökyüzünden bir sağanak da geçer ama çok sürmez, sürmemeli. Bak, teselli diye işte sana İstanbul’da bulacağımız baharı sunuyorum. Sana erguvanların rengini, Marmara’nın maviliklerini, Boğaziçi’nin yeşilliğini bahsediyorum; guruptaki altın fecirlerin pembesini, dünyanın en güzel servilerinden asırlardır yorulmadan esen Çamlıca rüzgârlarını veriyorum.
İstanbul ki, sonraları, bin türlü hayalî kılıklarda her gün bir parça daha bana görünecekti; İstanbul ki en muhteşem tezyinatını birbiri peşi sıra takınacaktı; İstanbul ki daha beyaz satenden bir sultan elbisesinin haşmetine bürünmüş, Bizanslı alnına Türkiye’nin kondurduğu camilerin hiçbir şeyle mukayesesi imkânsız tacını giyinmiş olduğu ilk mülâkatta uyuşacaktık. İstanbul ki beni şefkatle kabul etti ve ana kucağında öz evlâtlarına karıştırdı. Günlerinin tatlılığı, gecelerinin serinliği, bahçelerinin meyveleri ve çiçekleri, semasının ihtişamı ile âlicenap bir elle beni tedavi etti; duvarlarının himayesinde içinde her an kırılmağa müstait bir beşerî saadet titreyerek esirgediğim ocağı yeniden kurmama müsaade etti; etrafımı büyüleyen bir engelle kuşatarak beni kendisine görünmez esrarlı bir bağla bağladı.