Okudukça, İran’ın sadece haritalarda görülen bir ülke değil; içinde yaşayan insanların hikâyeleriyle dolu bir dünya olduğunu hissettim.
Dr. Fahreddîn Şevket’in İran kitabı, Osmanlı Türkçesiyle yazılmış ama Derya Örs’ün günümüz diline uyarlaması sayesinde kolayca okunabiliyor. Kitapta 1900–1925 yıllarının İran’ı çok yönlü bir şekilde ele alınıyor: halkların yapısı, kültür, din, siyaset, ekonomi, hatta günlük yaşamın ayrıntıları bile var. Özellikle İran’daki Türk topluluklarına dair verdiği bilgiler oldukça dikkat çekici.
Okurken en çok hoşuma giden şey, sadece kuru bir tarih anlatısı okumamak oldu. Sanki yazar dönemin İran’ını dolaşmış, görmüş ve bize aktarıyormuş gibi… Bu da kitaba hem güvenilirlik hem de canlılık katıyor. Zaman zaman dilin ağırlığı hissedilse de çeviri bunu büyük ölçüde hafifletmiş.
Benim açımdan İran, yalnızca tarih meraklılarına değil, kültürü ve insan hikâyelerini merak edenlere de hitap eden bir kitap. Kısacası, dönemin İran’ını içeriden tanımak isteyen herkes için güzel bir kaynak.
İranFahreddin Şevket · Türk Tarih Kurumu Yayınları · 201721 okunma
Kutsal Kitap piramitlere, İlyada Parthenon'a, Homeros da Phidias'a benzer. On üçüncü yüzyılda Dante, son Romen kilise, on altıncı yüzyılda Shakespeare, son gotik katedraldir.
Şimdi soruyoruz, iki sanattan hangisi üç yüz yıldan beri insan düşüncesini gerçekten temsil ediyor? Hangisi onu ifade ediyor? Hangisi sadece edebî veya skolastik saplantılarını değil geniş, derin, evrensel hareketini yansıtıyor? Hangisi yürüyen insan türüyle, o bin ayaklı canavarla, sürekli olarak, kesintisizce ve boşluk bırakmadan çakışıyor? Mimarlık mı, matbaa mı?