“Muhakkak ki zaman zaman cesaretim kırılıyordu, yolumdan sapmamak için Şomintsu ile yaptığımız konuşmayı anımsıyor, onun bir cümlesini tekrar ediyordum: “Mümkün dedim, kolay demedim.”
“Eğer bana babanın resmini çiz deselerdi, banyodaki tıraş makinesini, posta kutusundaki ismini, üç çift ayakkabısının durduğu dolabı ve soluk renkli iki takım elbisesini çizerdim. Ayrıca bir de sessizlik çizerdim, evet, cumartesi ya da pazar, gece nöbetinin ardından uyuyabilmek için bir odaya kapandığında mutlak uyulması gereken sessizlik.”
“Gerektiği gibi düşünmüyorsun, Cun” dedi Şomintsu bir gün iç çekerek. “Öncelikle çok düşündüğün için, sonra da yeterince düşünmediğin için.”
“Anlamıyorum: Hem siyah diyorsun hem beyaz!”
“Çok düşünüyorsun, çünkü düşünceyi dünya ile kendi arana koyuyorsun, gözlemden çok gevezelik ediyorsun. Olayları kavramaktan çok önyargıya dayalı fikirler geliştiriyorsun. Gerçeğe karşına çıktığı gibi bakmak yerine burnunun ucuna koyduğun renkli camların ardından bakıyorsun, mavi gözlüklerin ardından bakınca dünya senin için mavi, sarıların ardından bakınca her yer sarı, kırmızı camların ardından bakınca lal kırmızı diğer renkleri kızıla boyuyor... Algını sen kendin fakirleştiriyorsun, çünkü oraya koyduğun şeyden başkasını göremiyorsun: Önyargıların.”