Ahmet Cemal

Ahmet Cemal

YazarDerleyenÇevirmen
8.5/10
58,9bin Kişi
·
273,8bin
Okunma
·
491
Beğeni
·
27,5bin
Gösterim
Adı:
Ahmet Cemal
Unvan:
Türk Yazar, Şair ve Çevirmen
Doğum:
Alsancak, İzmir, Türkiye, 5 Mart 1942
Ölüm:
İstanbul, Türkiye, 1 Ağustos 2017
Ahmet Cemal, 1942'de doğdu. Sankt Georg Avusturya Lisesi'ni ve İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesi'ni bitirdi. Aynı fakültede asistanlık yaptı. İstanbul Avusturya Kültür Ofisi'nde basın danışmanı olarak çalıştı. İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Alman Dili ve Edebiyatı Bölümü'nde çeviri dersleri verdi. Yeni Ufuklar ve Varlık dergilerinde yazdı. Yazko Çeviri dergisini yönetti. Anadolu Üniversitesi İletişim Bilimleri Fakültesi Sinema ve Televizyon bölümü öğretim görevlisi olarak sanat tarihi ve estetik, aynı üniversitenin Devlet Konservatuvarı'nda dünya tiyatro tarihi ve çağdaş tiyatro, Güzel Sanatlar Fakültesi'nde de sanat kavramları dersleri verdi. Bertolt Brecht, Elias Canetti, Stefan Zweig, Ingeborg Bachmann, Paul Celan, Rainer Maria Rilke, Georg Trakl, Friedrich Hölderlin, Heinrich von Kleist, Georg Lukacs, Anna Seghers, Erich M. Remarque, Manès Sperber, Franz Kafka, Walter Benjamin, Robert Musil, Ernst Fischer, Octavio Paz ve E.H.Gombrich'ten çevirileri yayınlandı. Deneme ve makaleleri Yaşamdan Çevirdiklerim, Odak Noktasında Yaşananlar, Aradığımız Tiyatro ve Şeref Bey Artık Burada Yaşamıyor,şiirleri Geçmiş Bir Dua Kitabından başlığıyla, öyküleri de Dokunmak adı altında kitap olarak çıktı. Çeviri kuramı, estetik, sanat tarihi, kültür eleştirisi ve edebiyat üzerine makaleler yazdı; aynı konularda Avusturya'da, Viyana ve Innsbruck üniversiteleriyle, Avusturya Edebiyat Kurumu'nda konferanslar verdi. 1998 yılında, Türk kültürüne yaptığı hizmetler nedeniyle kendisine Anadolu Üniversitesi Senatosu tarafından fahri doktor unvanı verildi.
"İnsanın en kendisi olduğu çağlar bence çocukluk çağlarıdır. Toplumun saçma değer yargılarının sizi ezmediği, kendiniz olarak yaptığınız davranışların yargılanmadığı, maskelerden arınmış çocukluk yılları. İnsan doğduğunda bir melek misali uçmayı bilir. Hayal kurmanın sınırsızlığının tadına varır. Fakat büyüdükçe, bilinçli ya da bilinçsiz bir şekilde sahip olduğu kanatları budanır. Bunu önce aile yapar, daha sonraları ise ailesinin içinde yetişmiş olduğu toplum. İlerdeki çağlarda öyle bir an gelir ki, budanmış kanatlarla uçamaz olur insan, toplumun sürü psikolojisine ayak uydurmuş hayatın keşmekeşi içerisinde içindeki o eşsiz 'ben'i unutmuştur. İçindeki oyun oynamak isteyen çocuğun sesi çok uzaklardan gelmektedir artık..."
"Bir kent, orada sevdiğiniz biri varsa, bir evrendir. "
Ahmet Cemal
Sayfa 109 - ... VE O KENTLERiN FOTOGRAFSIZ ZAMANLARI- L. Durrel
"Gerçeği değiştiremeyiz, öyleyse gerçeğe bakan gözleri değiştirelim,"
Ahmet Cemal
Sayfa 102 - GİRİTLİ DAYI'NIN SABAH ÇİÇEKLERİ
Zaten hep böyle oldu. Benim kendime
yakıştırdıklarım ile onların bana yakıştırdıkları, genellikle bir türlü örtüşemedi.
83 syf.
·Puan vermedi
Kitabın özenle hazırladığım video incelemesini şuradan izleyebilir ve daha fazlası için Youtube kanalıma abone olabilirsiniz: https://youtu.be/oIpnKUW5XqQ

Metin incelemesi ise aşağıdadır. Beğenseniz de beğenmeseniz de yorum yapmayı lütfen unutmayın ki "insan eleştirildikçe gelişir." ;)

"Satranç", Zweig'ın ölümünden hemen önce kaleme aldığı bir "entelektüel ölüm" kitabı.

Kitabın başlangıcı bir Titanic atmosferi sunuyor: bahsedilen o koşturmaca, gemideki ünlüler ve "istifini bozmaksızın güverte konseri veren çalgıcılar". Bu atmosfer okuyucuyu kitaba ve ortama çekmek için gayet başarılı biçimde kurgulanmış.

Metnin hemen başında, kitabın adından da ötürü, aslında "kilit karakter" diyebileceğimiz şampiyon satranççı Çentoviç tanıtılıyor ve onun entelektüel yoksunluğunun soru sormamaktan, yaşıtı olan çocuklarla oyun oynamamaktan, kendine bir meşguliyet bulmamaktan geldiği anlatılıyor. Bunun vurgulanması, kültürel cehaletin bir yansısı aslında. Yani Çentoviç temelde sorgulamayan, sosyaliteden uzak, kendisiyle bile vakit geçirmekten âciz hâlleriyle bir kültürel cehalet örneği olarak önümüze konuluyor. Çevresi tarafından en azından akademik anlamda yetiştirilmeye çalışılmasına rağmen Çentoviç'in öğrenmeyi becerememesi, onun akademik cehaletini de gün yüzüne çıkarıyor. Bu durumda, kültürel ve akademik cehalet de birleşince, entelektüel cehalet vücut bulmuş oluyor. Günümüzün de en büyük problemlerinden birisi olan bu entelektüel cehaletin timsali olan satranç şampiyonu; günümüzün sorgulamayan, oyun oynamayan, arkadaş edinemeyen, kendine bir uğraş bulup yaratamayan hazırcı nesillerini anımsattı bana. Bu nesil içinden akademik anlamda sadece kâğıt üstünde başarılı insanlar çıkabilse de ne yazık ki bu nesillerin içinde bulunduğu bu entelektüel yoksunluk hâli, insanlığın sonunu bile getirebilecek düzeydeymiş gibi geliyor bana ve bu son derece korkutucu...

Şöyle örneklemek gerekirse Türkiye'de örneği ne yazık ki çokça bulunan bir tip satranç şampiyonu Çentoviç. Ünlü, zengin, havalı, popüler; ama cahil. Ünlü ve zengin olmasında hiçbir entelektüel yetisinin etkisi olmayan Çentoviç; becerebildiği tek şey ile, satranç oynayabilmek ile bu üne ve zenginliğe sahip biçimde yaşıyor. Hayatında kitabın başında da bahsedildiği üzere aşırı entelektüel cehaletinin, insanların gözüne çarpan hiçbir olumsuz etkisi olmuyor. Sadece yapabildiği tek eylem ile ünlü ve zengin bir insan...

Biraz da kitaba döneyim tekrar. Gene kitaptaki karakter tanıtımı aşamasında anlatıcı, Çentoviç'ten bir dâhi olarak söz ediyor. Fakat girişte, az önce de dediğim gibi Çentoviç'in entelektüel cehaletin yüz bulmuş hâli olduğu anlatılıyordu. Burada cehalet ile deha arasında nasıl bir bağ kurulmak istendiğini anlayamadım. Salt bir konuda uzmanlaşmış ve başkaca bir insani ve akademik, entelektüel meziyeti bulunmayan bir insan da dâhidir, deniliyor zannımca. Ki zaten tarihte de dehası ispatlanmış birçok insanın sorunlu karakterler olduğunu anlatan bilgileri de bir yerlerden hatırlıyorum. John Nash, Da Vinci, Galilei, Mozart gibi birçok dâhinin farklı psiko-sosyal sorunları olduğunu biliyoruz. Burada da böyle bir mesele mi anlatılmak istenmiş, orası soru işareti olarak kaldı bende.

Nazizme yapılan atıflar ve eleştiriler ayrıca dikkat çekiciydi. Nazizm, dünyada birçok yıkıma yol açtığı gibi birçok bilimsel gelişmenin de öncüsü olmuş bir hareket aslında. Dr. B. de bu durumu tam olarak karşılayan bir örnek. Yani Nazizmim hem yıkımını veriyor Dr. B. bize hem de bilinçsizce yol açtığı gelişimi... Örneğin bakınız günümüzdeki birçok tıbbi gelişme, Nazi doktorlarının canice ortaya koydukları tıbbi çalışmaların (?) sonucu ortaya çıkmış olarak kabul ediliyor. İnsan bedeninin tanınması gibi ve hatta organ nakilleri, farklı ameliyatlar gibi tıbbi eylemlerin birçoğuna Nazi doktorlarının yaptığı canice deneylerin ön ayak olduğu, konuşulan ve anlatılan bir gerçekliktir. Başka bir örnekle, dünyanın en ünlü uzay markalarından birisi ve hatta birincisi olan NASA'nın kurucu liderlerinin de Nazi Almanya'sından kaçan mühendisler olması, bunun başka bir anlatımıdır. İşte Dr. B. de bu bağlamda hem Nazizmin çilesini çekmiş, mesela NASA'yı var eden mühendisler gibi ülkesinden kaçmak zorunda bırakılmış hem de bu zulmün sonucu olarak bir yeti kazanarak satranç konusunda uzmanlaşmış ve fakat bunu da bilinçsizce yaptığından, gene bir olumsuzluk olarak bu durum ona geri dönmüş.

Gene Nazizme yapılan bir başka atıfla, yalıtılmış ve toplumdan soyutlanmış insanların işkencenin en büyüğünü çektiği, Gestapo'nun otel odası sorguları sırasında şöyle anlatıyor 41. sayfada: "... etrafımda hep yalnızca masa, dolap, yatak, duvar kâğıdı, pencere vardı, oyalanabilecek hiçbir şey yoktu, hiçbir kitap, gazete, yabancı yüz, bir şeyler not etmek için kurşunkalem, oynayacak kibrit yoktu, yoktu, yoktu. ... Toplama kampında belki insan elleri kanayana ve ayakkabıların içindeki ayakları donana kadar el arabasıyla taş taşımak zorunda kalıyordu, iki düzine insanla berbat bir kokunun içinde, soğuktan donarak yatıyordu. Ama öte yandan insan, yüzler görebiliyordu, bir tarlaya, bir el arabasına, bir ağaca, bir yıldıza, herhangi bir şeye, ne olursa olsun, herhangi bir şeye bakışlarını dikebiliyordu, oysa burada insanın çevresinde hep o aynılık vardı, hep o değişmeyen, korkunç aynılık vardı."

Bu durum, tarihte yaşamış bütün toplumlarda bir işkence yöntemi olarak kullanılmıştır. Günümüzde de biz, kendi kendimizi yalnızlaştırarak kendimize işkence ediyoruz sanırım.

Dr. B.'nin durumunda bir "altın orta" örneği de sezdim ben. Elli dokuzuncu sayfada, kendi kendisiyle satranç oyarken kendi kendisine öfkelenen Dr. B. "... bu durum aşırı tinsel yüklenmenin bütünüyle patolojik bir biçimiydi." diyor. Buradan, Aristoteles'in altın ortasına bir atıf yapabiliriz diye düşünüyorum. Altın orta, Aristoteles’in erdem anlayışının özetidir. Ona göre erdem, ortada olandır. Erdemli eylem, her zaman pratik bilgelik sahibi olan bir kişinin seçeceği türden bir araçtır. Burada Nazi zulmü gören Dr. B. altın ortayı bulamamış ve aşırılığa kaçarak hem kendine hem de satranç meziyetine yazık etmiştir...

Çarpıcı bir sonla biten kitabı ben genel Zweig tutumum eğiliminde gayet beğendim. Hele ki yukarıda bahsettiğim türden çıkarımları bana sağlaması, beğenimi daha da artırdı. Tek eksik yanı, yeterince alıntı çıkaramamam oldu. Belki ben alımlayamadım, o da olabilir; ama kitaptan beklediğim seviyede alıntı çıkaramadım. Bunu da olay örgüsüne yoğun bağlılıktan kaynaklı olarak görüyorum. Bu bağlamda incelemenin bu kısmını kitaptan yaptığım ve en beğendiğim alıntıyla sonlandırıyorum:

"... bir insan kendini sınırladığı ölçüde sonsuzluğa da yaklaşmış demektir." (s. 10)

Kendinizi, altın ortanızı bularak, o ortada sınırlayınız değerli dostlar. Yoksa ucumuz bucağımız, kendimize bile faydasız olacaktır...

Son sözde özetle, çok güzel bir kitap. Entelektüel boşluklardan, bu boşlukların dolduruluşundan ve doldurulamayışından, salt yeteneğin özellikle zekâ gerektiren bir şey olmadığından ve alt ve üst sınırlı aşırılıkların aslında ne kadar zararlı olabileceğinden ve bu zararı kâra çevirebilmenin de entelektüel birikimle bile kimi zaman sağlanamayabileceğinden bahseden, çok hoş bir kitap.

Hem kısacık. Bir çırpıda okunuyor. Okutuyor da kendini. Kabiliyetli bir yazı bütünü yani.

Okunmalıdır.
68 syf.
·Puan vermedi
Kitabın detaylı video incelemesi şuradadır: https://youtu.be/AVr6h2Lhmro

Metin incelemesi ise aşağıdadır. Beğenseniz de beğenmeseniz de yorum yapmayı lütfen unutmayın ki "insan eleştirildikçe gelişir." ;)

Zweig yine kısacık bir metinle upuzun şeyler anlatmaya çalışmış; ama bu kez olmamış.

Bende kitabın Doğubatı tarafından yapılan Nisan 2015 baskısı var. Bu baskıda kitap 72 sayfa olarak hazırlanmış. İlk 8 sayfası yayınevinin bilgilendirme sayfaları olarak yer kaplıyor. Ardından ön söz bizi karşılıyor ki bu da 4 sayfa yer tutuyor. Ön sözden sonra çevirmenin (Bkz: Gülperi Sert) Zweig hakkında yazdığı 10 sayfalık bir metni okuyoruz. Bu müthiş uzun giriş, "Kitap başlamayacak mı acaba? Kaç sayfalık orijinal içerik beni bekliyor?" sorularını sordurdu bana. Ve nihayet orijinal hikâye bu tam 22 sayfalık "giriş"in ardından başladı.

Kitabın 50 sayfa sürecek kendi serüveniyle baş başa kalmak için 22 sayfa boyunca birçok anlamda kitabı bağlamayan şeyler okudum. Yayınevleri bu hileye sıkça başvuruyor. Kısa ama popüler metinleri uzatabildiklerince uzatıp kitaba "kitap havası" vermek istiyorlar ki alıcı ya da okuyucu "40 sayfa kitap mı olur?" endişesine düşmesin ve kitabın satış kolaylaşsın. Bu benim bir teorim tabii ki. Bir gerçekliği var mıdır bilmiyorum; fakat ben böyle olduğu kanaatindeyim.

"Bilinmeyen Bir Kadının Mektubu", çok sert başlıyor. Bu sert başlangıç, büyük Fransız yazarı ve filozofu Albert Camus 'nün Yabancı isimli şaheserini anımsattı bana: "Bugün annem öldü. Belki de dün, bilmiyorum." İşte Zweig'ın kitabı da benzer bir sertlikte merhaba diyor okuyucusuna. Bu sert başlangıç, bir meraka salıyor okuyanın zihnini ve kalan sayfaları okuma arzusunu güçlendiriyor. Zweig bu merak uyandırma işini sıkça yapıyor kitaplarında. Bu sebeple de kısa kitapları, nicelik olarak akıcılığı artarak daha da kısalsa da nitelik olarak alıp başını çok uzaklara, derinlere doğru gidiyor. Fakat bu kitapta durum biraz farklı. Aynı merak, pek de uyandırılamıyor. Merakın ilk izleri verilse de bu izler çabucak siliniyor ve bütün konu ve mesele daha başlangıçta anlaşılıyor. Bu da okuma zevkini öldürüyor.

Kim var peki kitapta? "Sevgili ile satılık bir kadın arasında ayrım yapamayan bir hovarda" olan R., ne biçim bir kadın olduğunu bir türlü anlayamadığımız "Bilinmeyen Bir Kadın", zavallı bir çocuk ve sadık bir uşak.

Kitabın ana meselesi ise çocuksu bir karşı cins ilgisinin, aşk demiyorum, platonik, takıntılı ve hastalıklı bir tutkuya, bağa ve aşka evrilişinden ibaret.

Kitap 50 sayfalık serüveninin ortalarında Yeşilçam senaryosu gibi bir hâl alıyor. Bu civarda kitabın ritmi bozuluyor ve hatta kitap sinir bozucu bir hâle bürünüyor. Yeşilçam'dan aşina olduğumuz kadın-erkek-çocuk üçlemesinin farklı türlerinden birisi işte burada bizi buluyor. Fakir kız, zengin oğlan... Aleni bir ikinci sınıf Yeşilçam senaryosu...

Kitapta derin tutarsızlıklar da söz konusu. Örneğin kitabın ana karakterlerinden birisi olan R. hem ünlü bir yazar olarak anlatılıyor hem de yapıp ettiklerine dair hiçbir şeyi hatırlamayan bir hovarda olarak karşımıza çıkarılıyor. Bir popüler yazardan bahsediliyorsa onun nispeten zeki bir insan olduğunu algılıyorum ben. Bu nispeten zeki karakterin, yapıp ettiklerini hatırlamaması, tutarsızlık yaratıyor. Nasıl bir insan defalarca birlikte olduğu bir insanı, aradan zaman da geçse hatırlayamaz ki?

Son sözde, sinir bozucu ve gerçeklikte yaşanması güç olayları peş peşe sıralayan, gerçekte yaşaması pek mümkün olmayan karakterleri bünyesinde barındıran, ağır bir duygusal kaybı "kullanarak" kendini gerçeklik anlamında kurtarmaya çalışsa da yapaylıktan kaçamayan bir kitap "Bilinmeyen Bir Kadının Mektubu". Çıkarılabilecek ve zaten benim de çıkardığım birkaç duygusal alıntının haricinde, kazandırdığı hiçbir şey yok üzülerek söylüyorum ki.

Zweig'dan bu kadar kötü bir eser beklemezdim. Kitabı geçmişte de okumuştum ama demek ki bu kadar kötü olduğundan kitaba dair hiçbir şey anımsamamışım ki yeniden okudum. Gerçekten de hak ettiğinden fazla değer gören bir kitap. Daha iyi Zweig kitapları varken bu kitap bu kadar popüler olmayı hak etmiyor.
68 syf.
·3 günde·10/10 puan
Özgün adı "Brief einer Unbekannten" olan eser ilk kez 1922 yılında basılmıştır.
Mektubun kahramanları bir kadın ve tanınmış roman yazarı Bay R. Konusu ise bu kadının Bay R ye yazdığı uzun bir mektuptan oluşuyor.

Yazar kendisine gelen birçok mektup arasından “Sana, beni asla tanımamış olan sana… Bu mektup sana ulaştığında ben hayatta olmayacağım “ ile baslayan bir mektubu farkeder ve hikaye başlar. Çocuğunun ölümünden sonra yazara aşkını itiraf eden kadın 13 yaşından beri eski komşuları olan yazara olan aşkını en başından anlatmaya başlar.

Keyifli okumalar diler, böyle güzel bir mecrayı bizlere sunduğu için 1K ekibine teşekkür ederim.
77 syf.
·10/10 puan
New York’tan, Buenos Aires’e gitmekte olan bir gemide geçiyor hikaye. Nazi döneminde hücrede işkence çeken birinin askerin paltosunun cebinden düşen satranç kitabıyla esaret günlerini yenmesi. Eser yazarın tamamlanmış son kitabı olma özelliği taşıyor. (Clarissa yarım kalmıştı) Yazar Stefan Zweig daha sonra eşiyle beraber intihar etmiştir...

Keyifli okumalar diler, böyle güzel bir mecrayı bizlere sunduğu için 1K ekibine teşekkür ederim.
68 syf.
·1 günde·Beğendi·10/10 puan
YouTube kitap kanalımda Bilinmeyen Bir Kadının Mektubu kitabını yorumladım : https://www.youtube.com/watch?v=CwJC6YxG8do&

İçselleştirmelere doyamadığım, hatıralarıyla birlikte Ring Caddesi'nde dolaştığım, dönemin siyasetini ve erkek-kadın ilişkilerini en iyi kurguya döken yazarlardan biri: Stefan Zweig.

Zweig, novellalarında tezatlıkları seviyor. Ulaşılmak istenen taraf bazen bir kişi olsa bile bazen bir kalp oluyor bazen de bir hedef oluyor fakat o hedefte her daim bir umursamazlık hakim. Anlatıcı karakterlerin bitmek bilmeyen çabası bu kitapta da en çok göze batan çabalardan biri. Kürk Mantolu Madonna'nın Raif Bey'i gibi kapıda beklemelerden tutun da Amelie filmindeki gibi amaçlanmış kişiden başka kişilerin asla ve asla anlatıcıya tam olarak ulaşamadığı, kitapta esintileri olan konulardan.

İlk kez 1922’de yayınlanmış bir novella bu, yani I. Dünya Savaşı’ndan sonra elinde sadece kan, şiddet ve sefalet kalmış bir Avrupa. Elinde bunların olduğunu düşününce böyle bir ortamda sevgiyi bulan bir kadın bir sevgiyi çok kolaylıkla saplantı haline getirebilir diye düşünüyorum.

Ayrıca I. ve II. Dünya Savaşı arasının çocuğu olarak nitelendirilen faşizmin görüldüğü, ataerkilliğin ve güçlü olanın, erkeğin daha ön plana çıktığı bir cinsiyet paradigması da olduğunu düşünürsek bilinmeyen bir kadının neden bilinen bir adamı saplantı halinde sevdiğini de biraz olsun anlayabiliriz.

Olayın psikolojik boyutu ise apayrı. Baba ve anne sevgisinden yoksun büyüyen bir çocuk psikolojisinde babasından bulamadığı sevgiyi başka bir adamda bulmak isteyen ve bu davranışıyla da Elektra kompleksinin belirtilerinin görüldüğü bir hale bürünür. Çünkü bilinmeyen bir kadın, bilinen bir adamın sevgisiyle bilinmek ister.

Çocuk psikolojisi konusunda harika bir kitap olduğunu düşünüyorum. Burada fakir bir çocukluktan, zengin bir gence doğru giden bir yol var. Çocuk halinde iken anne şefkatinden bile mahrum bırakılan çocuğun başka şeylere yönelmek istemesi kadar doğal bir şey yok. Çocuk olduğumuz zaman o kadar şeyle aynı anda ilgilenmeyi istiyoruz ki, etrafımızdaki çocuklardan, büyüklerden herhangi bir tepki alamayınca bile bazen çıldırabiliyoruz. Kitaptaki anlatıcı da adamı her şey olarak gördüğü için elinden ya da ruhundan ona ait bir şeyler çıkarılınca epey pesimist bir auraya bürünmek zorunda kalıyor.

Bence bilinmeyen bir kadın hep bilinmeyen olarak kaldı. Çünkü çocukluktan kadın tanımına geçmeyi bile adamın onu tanıması olarak görüyordu. Böylelikle o ilgisizlikle yetişmiş, fakir bir çocukluk hayatından gelme insan, kendi potansiyelini gerçekleştirme uğruna kariyer, okul ya da başka herhangi bir şey değil sadece onun kendisini tanımasını istiyordu.

Bilinmeyen bir kadın, bilinmeyi istemediği kişiler tarafından o kadar çok bilinen bir kadın oldu ki bu bilinirliğini artırmak yerine ruhunun bilinmeyenliğini daha çok artırdı. Deneyimsizlik, sevgi konusundaki saflık, herhangi bir şeyden habersiz olması, manevi yöndeki eksiklikler bu kızı oluşturan parçalar.

Bu kitapta hiçbir cümle boş değil, her cümle o kadar samimi ki bilinmeyen bir kadının sevdiği adam keşke siz olaymışsınız da bu mektubu size yazsaymış diyesiniz geliyor. 1920 yılında bir gün, postacı gelip de kapınıza böyle bir mektup bıraksa sizin de eliniz ayağınız düğümlenirdi. Fakat şimdi Twitter var, Whatsapp var. Mektubun altına numara iliştirme, Twitter adresini bırakma falan var. Hatta mektup kültürü bile kalmadı artık. 20.yy'ın sevgileri bile insanın insan olarak hissetmesini sağlayan sevgiler be kardeşim. Ben bu anonimliğin, bu habersizliğin, bu veri eksikliğinin olduğu yıllarda bir kadın tarafından sevilmek isterdim.

"Sen" kelimesini bu kitapla birlikte gerçekten çok sevdim. Sanırım bu kitap bize "Sen" kelimesinin gizemli ve en samimi anlamını öğretiyor. Eğer o "sen"i bir kere bile olsun tanımak isteseydin, o kızın içinde kopan buhranları da anlayabilecektin be R. Sen onun çocuk saflığındaki sevgisini değil, bedenini istedin. Sen onu sen olarak istemedin ki hiçbir zaman, sen onu et parçası olarak gördün. Bir kere değil, bir çok kez gördün hem de R. Buna rağmen seni sevmekten hiç usanmadı ama. Biliyorsun değil mi? Sen ne kadar o kadına beden algısıyla baktıysan o kadın da sana o kadar ruhuyla baktı be R. Fakat R... O hiç pişman değil. Bugüne kadar aklına gelebilecek herhangi bir pişmanlık kavramına bile sığmaz o kadının düşündükleri. Hiçbir hareketinde pişman değil. Senden kopan bir parça olarak gördüğü o çocuk için yaptığı onca şeyden bile pişman değil. Seni sevdiği için de hiç pişman değil. Pişman olsaydı, o kadar sayfa yazı yazdıktan sonraki sözleri günümüz gençleri gibi "Allah belanı versin, engelliyorum seni." yerine "Sana teşekkür ederim... seni seviyorum, seni seviyorum... elveda." olur muydu be R?

Sana bir şarkı hediye ediyorum R, umarım bu şarkıyı dinlemek kadına baktığın bakış açını değiştirmene yardımcı olur : https://www.youtube.com/watch?v=kt7yrISdoAM

"Affetmesen de fark etmez.
Ben çoktan affettim seni,
Benimki bir beklenti değil.
Gökyüzü mavidir değişmez...."

----spoiler----
Not : Kitap gerçek anlamda tüylerimin tamamen diken diken olmasını sağlayabilmiş bir kitaptır. Sadece iki kelimesiyle.
"Kendimi sattım."
----spoiler----
77 syf.
·1 günde·Beğendi·10/10 puan
YouTube kitap kanalımda Satranç kitabını Kubrick, Bergman ve Harari gibi yazar ve yönetmenlerle birlikte yorumladım : https://youtu.be/CDOgYowjZHg

Bir kitap düşünün, içinde Kafka'nın Dava'sına ait izlerden Trevanian'ın Şibumi'sine kadar izler var. Hatta Zweig'ın kendi kitabı olan Olağanüstü Bir Gece'ye benzediğini düşündüğüm bazı kısımlar da oldu.

Öncelikle psikolojik olarak yukarı-aşağı ayrımı kitapta hissedilen konulardan. Kafka'nın Dava kitabında olduğu gibi aşağı, meraklı ve sinirli bir kesimin yukarı, sakin ve insanı bekletmekten çekinmeyip çıldırtan, gizemli bir liderlik içeren kesimle savaşını hissettim. Czentovic ile Dr. B arasında tabii ki.

Zweig karakterlerinin psikolojilerini o kadar iyi anlatıyor ki bize, buradan karakterlerin nasıl tinsel karşıtlıklar içinde bulunduklarına dair önemli ipuçları çıkartabiliyoruz aslında. Bunlara örnek vermek gerekirse:

Czentovic hayatı boyunca sadece satranca ilgi duymuş mesela. Fakat Dr. B böyle değil, geçmişinde başka işlerle ilgilenmiş ve gizli dosyalar, malvarlıkları üzerine çalışmalar yapmış, satranç onun için sonradan gelen bir şey olmuş.

Czentovic, Dr. B'ye nazaran satrancı bir para malzemesi ve ün aracı olarak görüyor, bu davranış kendisini tamamen rasyonel biri yapıyor ve her şeyin disiplinli, neden-sonuç ilişkilerine dayanan, satrançta bile her seferinde her oyunu ezberle değil de yeni bir oyunmuş gibi düşünen bir kafaya sahip, satranç oynama dürtüsünü distopik ögelerle ya da zorla ona verilen bir ilaç gibi değil de tam tersine kendisine gelen tekliflerle sağlayan biri yapıyor. Fakat Dr. B böyle değil. Dr. B için bu dürtü, hiçliği örtmek için gelen ihtiyaçtan kaynaklı. Küçücük bir mekan içine sıkıştırılmış kasvetli bir odada kendi beyniyle satranç oynayan bu adam Czentovic'in aksine her oyunu ezberine atarak bir satranç tekniği oluşturuyor. Bu yüzden de Dr. B daha saldırıya yönelik bir sisteme sahip. Yani Dava kitabında geçtiği gibi, Dr. B'de, K.'nın sürekli o sistemin kaynağını arama merakı gibi bir ofansiflik sezdim.

Czentovic, yukarı kesimin vermiş olduğu totaliter bir kafaya sahip, kendini tanıma amacından çok kendini daha çok ünleştirmek ve egosunu tatmin etmek için kazanmak istiyor. Dr. B ise satrancı kendisi için kazanmak istiyor, sadece kendi beynine karşı vermiş olduğu savaş için ve kendisini daha da çok tanıyabilmek için.

Bir oyun üzerinden karakter analizleri yönüyle kitabı Şibumi'ye çok benzettim. Orada da Bay Hel, Go oyununun tekniklerine göre hayatını sürdürüyordu.

Satranç aslında sadece bir örnek. Bunun yerine her şeyi koyabiliriz, kendi nefsimizle olan mücadeleyi satranç yerine koyup 4-5 hamle sonrasını takip edebilince ve aynı zamanda da sakin kalmayı, üstüne gidilmemesi gereken konuda gitmemeyi becerebilince bir şeyler oturmuş oluyor insanlar için de. Yani sizin satranç arzunuz sinirlenip de sürekli sıra beklediğiniz vergi dairesi de olabilir, kendi nefsinizin sizi yönelttiği şey de.

*Ayrıca fark ettiğim bir detay olarak, Stefan Zweig'ın, Satranç kitabını Dostoyevski'nin Yeraltından Notlar'ı okuyarak yazmış olma ihtimalinin olduğunu düşünüyorum.

Yeraltından Notlar sayfa 36 : ...Halbuki karıncalar bu konuda bambaşka bir alemdir: Karınca yuvası denilen, temeli sonsuzluğa kadar yıkılmaz harikulade bir yapıları vardır. ...Fakat insan hercai, bir dalda durmaz bir yaratıktır ve belki de satranç oyuncuları gibi gayeyi değil, gayeye giden yolu sever.
Satranç sayfa 10 : Hayatım boyunca tek bir düşünceye saplanıp kalmış, monoman insanların her türü hep dikkatimi çekmiştir, çünkü bir insan kendini sınırladığı ölçüde sonsuzluğa da yaklaşmış demektir; özellikle dünyaya sırt çevirmiş gibi gözüken bu tür insanlar, özel malzemeleriyle kendilerine karıncalar gibi tuhaf ve gerçekten bir defaya özgü küçük bir dünya modeli inşa ederler.

Zweig Satranç kitabıyla Yeraltından Notlar'a bir selam çakmış olabilir. Zira karıncaların yeraltı dünyası da https://www.youtube.com/watch?v=lFg21x2sj-M aynı bu linkteki videoda görülebildiği gibi çok şaşırtıcı detaylar ve muazzam güzellikte düzenlenmiş bir tasarım içermektedir.
68 syf.
·1 günde·Beğendi·10/10 puan
"Sana, beni asla tanımamış olan sana."
Bu cümlede tüm kitabın özetini bulacaksınız aslında..
Birçok arkadaşımın tavsiyesiydi bu güzel kitap, oturduğum yerde birbirinden farklı duygusal anlar yaşadım sayesinde..

Bir kadın düşünün; aşık, kör ve her şeye rağmen umutlarını hiç yitirmeyen.. Bir kadın düşünün; bilinmeyen, tanınmayan ve hiçbir şartta hatırlanamayan.. Ve bir adam; yakışıklı, zengin, yardımsever ancak karşısındakini bir yabancıdan öte görmeyen, onu hatırlamayı beceremeyen ve onu umursamayan...

Birçoğumuzun bazen dönüp baktığı ve karşısındaki kişiyi bir anlık da olsa tanıdığını düşündüğü o birkaç saniyenin dayanılmaz muamması bu kitapta da yaşansaydı ne olurdu acaba? R., bilinmeyen kadını ya tanısaydı. Bilinçli bir şekilde yaklaşsaydı, gençliğinde günler geçirdiği kadını yıllar sonra tekrar gördüğünde tanıdık bir ifadeyle alsaydı kollarına. Ne olurdu? Yine aynı tutkuyla sever miydi kadın ulaşılmaz olan adama ulaşsa, ya da bir kitap olur muydu bundan, bu kadar severek okur muyduk bizler? Bence okumazdık, hatta kitap dahi olmazdı o zaman..

Bilinmezliğin karşı konulmaz cazibesi etrafımızı sararken, üzüntü ve umutsuzluk da bir yandan yakamızı bırakmıyor ve bu bize kesinlikle çekici geliyor.. Kadının sürekli olarak kullandığı 'Sen beni asla tanımadın' cümlesiyle içimizde oluşan keşke bir kereliğine de olsa tanısaydı hissi kitap boyunca bizi hiç bırakmıyor.

Bazılarına göre bir aşk, bazılarına göreyse bir saplantı olan bu duyguları son sayfaya kadar yaşıyor, biten mektupla birlikte R. ne hissediyorsa aynılarını hissediyorsunuz.. Aynı pişmanlık, aynı merak, aynı hatırlamaya çalışma çabası ve aynı korku.

Ara vermeden, soluksuz okunacak ve her sayfasında bir tane bile boşa yazılmış cümle bulamayacağınız harika bir kitap.. Okumak için tereddüt etmeyin. Yalnızca elinize alıp ilk sayfayı çevirin, sonrasını Zweig'e bırakın..
552 syf.
İşte modern romanın zirvesi.

Niteliksiz Adam, yalnızca Alman (Avusturya) edebiyatının yükselen bir başyapıtı değil, aynı zamanda yirminci yüzyılın başında hayata zengin ve keskin bir değerleme katan bir yapıttır. Musil, zamanının en özgün ve en sert kültür eleştirmenlerinden biri olarak kabul edilir. Bu eserinden de anlaşıldığı üzere üsluba verdiği önem cümlelerin lezzetine lezzet katmış, araştırmam sonucu da bazı bölümlerini defalarca yazdığını öğrendim.

Eserin içeriğine göz atmak gerekirse, burada ele alınan ütopik hava aslında sert bir eleştirinin ana kaynağıdır. Okuyucuyu güzel cümlelerin esaretine sığdıran adamın mesaj verme uğraşısıyla bir istikamet belirleyecek olursak bu da ütopyacılığı bir gelecek ya da ideal bir yer değil, eleştiri süreciyle açılan, günümüzdeki olasılıklara dair artan bir farkındalıkla anlatması olacaktır.

Musil bir çok alana müdahale ediyor. Önemle üzerinde durduğu yığınla kavramın peşinden gidiyor.

Kitabı okuduktan sonra şu zor soruyu sordum kendime: Musil’in analizi ve orijinal fikirleri bugün hala geçerli midir?

Yazarın biyografisi

Adı:
Ahmet Cemal
Unvan:
Türk Yazar, Şair ve Çevirmen
Doğum:
Alsancak, İzmir, Türkiye, 5 Mart 1942
Ölüm:
İstanbul, Türkiye, 1 Ağustos 2017
Ahmet Cemal, 1942'de doğdu. Sankt Georg Avusturya Lisesi'ni ve İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesi'ni bitirdi. Aynı fakültede asistanlık yaptı. İstanbul Avusturya Kültür Ofisi'nde basın danışmanı olarak çalıştı. İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Alman Dili ve Edebiyatı Bölümü'nde çeviri dersleri verdi. Yeni Ufuklar ve Varlık dergilerinde yazdı. Yazko Çeviri dergisini yönetti. Anadolu Üniversitesi İletişim Bilimleri Fakültesi Sinema ve Televizyon bölümü öğretim görevlisi olarak sanat tarihi ve estetik, aynı üniversitenin Devlet Konservatuvarı'nda dünya tiyatro tarihi ve çağdaş tiyatro, Güzel Sanatlar Fakültesi'nde de sanat kavramları dersleri verdi. Bertolt Brecht, Elias Canetti, Stefan Zweig, Ingeborg Bachmann, Paul Celan, Rainer Maria Rilke, Georg Trakl, Friedrich Hölderlin, Heinrich von Kleist, Georg Lukacs, Anna Seghers, Erich M. Remarque, Manès Sperber, Franz Kafka, Walter Benjamin, Robert Musil, Ernst Fischer, Octavio Paz ve E.H.Gombrich'ten çevirileri yayınlandı. Deneme ve makaleleri Yaşamdan Çevirdiklerim, Odak Noktasında Yaşananlar, Aradığımız Tiyatro ve Şeref Bey Artık Burada Yaşamıyor,şiirleri Geçmiş Bir Dua Kitabından başlığıyla, öyküleri de Dokunmak adı altında kitap olarak çıktı. Çeviri kuramı, estetik, sanat tarihi, kültür eleştirisi ve edebiyat üzerine makaleler yazdı; aynı konularda Avusturya'da, Viyana ve Innsbruck üniversiteleriyle, Avusturya Edebiyat Kurumu'nda konferanslar verdi. 1998 yılında, Türk kültürüne yaptığı hizmetler nedeniyle kendisine Anadolu Üniversitesi Senatosu tarafından fahri doktor unvanı verildi.

Yazar istatistikleri

  • 491 okur beğendi.
  • 273,8bin okur okudu.
  • 3.093 okur okuyor.
  • 60,1bin okur okuyacak.
  • 1.489 okur yarım bıraktı.

Yazarın sıralamaları