Sait Faik Abasıyanık

Yazar 8,1/10 · 1950 Oy · 33 kitap · 6768 okunma ·  1769 beğeni

Yazarın Bilgileri

  • Yazarın Adı:
    Sait Faik Abasıyanık
  • Unvan:
    Türk Öykü ve Roman Yazarı, Şair
  • Doğum:
    Sakarya, Osmanlı Devleti 18 Kasım 1906
  • Ölüm:
    İstanbul, Türkiye 11 Mayıs 1954 (47 Yaşında)
  • Yazar kitaplarını satın al Sponsorlu

Yazar İstatistikleri

1.769 okur beğendi.
1.950 puanlama · 2.019 alıntı
8 haber · 37.272 gösterim
6.768 okur kitaplarını okudu.
3.379 okur kitaplarını okumayı planlıyor.
174 okur kitaplarını şu anda okuyor.
73 okur kitaplarını yarım bıraktı.

Paylaş

ya da direk bağlantıyı paylaş

Sait Faik Abasıyanık'ın Biyografisi

(Sait Faik Abasıyanık, 15 Kasım 2015-21 Kasım 2015 tarihleri arasında 1000Kitap'ta haftanın yazarı seçildi.)
Sait Faik Abasıyanık ya da Sait Faik (18 Kasım, 22 Kasım ya da 23 Kasım 1906 -11 Mayıs 1954), Türk öykü, roman ve şiir yazarıdır. Türk hikâyeciliğinin önde gelen yazarlarından sayılan Abasıyanık, çağdaş hikâyeciliğe yaptığı katkılarla Türk edebiyatında bir dönüm noktası sayılır. Modern Türk hikâyeciliğinin öncülerinden olan Sait Faik, getirdiği yeniliklerle "kökü kendisinde olan" bir yazar olarak kabul edilir.

Klasik öykü tekniğini yıkarak doğayı ve insanları basit, samimi, hem iyi hem kötü taraflarıyla oldukları gibi fakat şiirsel ve usta bir dille anlatmıştır. Bunu yaparken diğer çoğu Cumhuriyet sonrası sanatçısı gibi Batı'daki gelişmelere bağlı kalmamış, hiçbir edebî anlayışın etkisinde hareket etmemiş ve belli bir tarzın takipçisi olmamıştır. Toplumun problemlerine değil bireyin toplum içindeki sorunlarına yönelen yazar, öykülerinde çoğunlukla kendisinden yola çıkıp bireyler hakkında yazarak insan gerçeğini anlamaya çalışır. Çoğunlukla şehirli alt sınıfın hayatını yazan Abasıyanık, balıkçı, işsiz, kıraathane sahibi gibi karakterleri anlatır. İnsanların yaşama biçimlerini, isteklerini, tasalarını, korkularını ve sevinçlerini irdeleyerek, toplum meselelerinden çok "insanı ele alan sanatçılar" sınıfında yer alır.

1930'larda başladığı yazı hayatı boyunca "sorumlu avare", "gözlemci balıkçı", "çakırkeyf sirozlu", "küfürbaz şair", "müflis tacir", "züğürt yazar", "hamdolsun diyemeyen rantiye", "anadan doğma çevreci" gibi sıfatlarla anılan Abasıyanık'ın tüm yazdıkları bir şair duyarlılığı içermektedir. Hikâye, roman, şiir yazan, çeviriler ve röportajlar yapan sanatçı bütün bu türleri kendine özgü tarzı ile kaynaştırmıştır. Yazarın, anlık heyecanlarını yansıtan izlenimci ve fovist ressamların üslubunu anımsatan bir tarzı olduğu söylenmiştir. Kendi özgün dilini oluştururken André Gide, Comte de Lautréamont, Jean Genet gibi isimlerden etkilenen Abasıyanık, kendisinden sonra gelen Ferit Edgü, Adalet Ağaoğlu, Demir Özlü gibi pek çok yazara da öncülük etmiştir. Ölümünün ardından Burgaz Adası'ndaki evi müzeye dönüştürülen yazar adına her sene öykü ödülü de verilmektedir.

Sait Faik Abasıyanık'ın Kitapları Kitap Ekle

8,0/ 10  (305 Oy) ·  1.164 Okunma
6. Kayıp Aranıyor (100 Temel Eser)
8,0/ 10  (152 Oy) ·  477 Okunma
8,0/ 10  (75 Oy) ·  274 Okunma
7,9/ 10  (30 Oy) ·  137 Okunma
18. Semaver Sarnıç (Bütün Eserleri 1)
8,2/ 10  (15 Oy) ·  63 Okunma
Bütün Kitapları Göster
Hüseyin Erol, bir alıntı ekledi.
26 Haz 2015 · Kitabı okudu · 7/10 puan

İğrenir görünürlerden çoğu o nevi insanlardan bin defa daha aşağılıktır.

Kayıp Aranıyor, Sait Faik Abasıyanık (Sayfa 17 - Yapı Kredi Yayınları)Kayıp Aranıyor, Sait Faik Abasıyanık (Sayfa 17 - Yapı Kredi Yayınları)
Hakan S., bir alıntı ekledi.
27 May 2017

Düşünmeye başlayalı beri bir gün sarhoş olmadan gülmedik ki.

Son Kuşlar, Sait Faik Abasıyanık (Sayfa 25 - Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları)Son Kuşlar, Sait Faik Abasıyanık (Sayfa 25 - Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları)
Murat Sezgin, bir alıntı ekledi.
16 Haz 2016 · Kitabı okudu · 7/10 puan

İnsan olabilmek için erkek olmanın yeteceğini sanıp aldanmıştı.

Kayıp Aranıyor, Sait Faik Abasıyanık (Sayfa 16 - Türkiye İş Bankası Yayınları)Kayıp Aranıyor, Sait Faik Abasıyanık (Sayfa 16 - Türkiye İş Bankası Yayınları)
Ferah, bir alıntı ekledi.
11 Oca 2015

''... Sonra oturup
hüngür hüngür ağlasam.
Boş geçirdiğim,
bağırmadığım,
sustuğum günlere...''

Sait Faik AbasıyanıkSait Faik Abasıyanık
Mehmet Aldemir, bir alıntı ekledi.
13 Ağu 2017 · Kitabı okudu · İnceledi · Beğendi · 10/10 puan

Dünyada her şeyle alay edilir, şaka yapılır ama şiirle asla!

Az Şekerli, Sait Faik Abasıyanık (Sayfa 98)Az Şekerli, Sait Faik Abasıyanık (Sayfa 98)
Bütün Alıntıları Göster

Sait Faik Abasıyanık kitap incelemeleri

Necip Gerboğa, Semaver'i inceledi.
10 Şub 05:37 · Kitabı okudu · 3 günde · 8/10 puan

Peş peşe okuduğum dört Saik Faik kitabının ardından ki yaklaşık 70 civarında öyküye denk geliyor, bir durup soluklanmak, biraz okuduklarımı sindirmek, biraz da üzerimde biriken yükü boşaltmak maksadıyla bir mola vermek icab edince, bir semaver dibinden daha güzel bir köşe olamayacağını düşünüp çıkınımı buraya boşaltmaya karar verdim...

Gelin, incelememize Sait Faik'ten bir alıntıyla başlayalım bu sefer:

"Birtakım şeyler var ki başkalarına anlatıldığı zaman onlar üstünde hiçbir tesir bırakmıyor. Halbuki aynı şeyler, bende neler yapmamıştı?.."

İşbu alıntı, söze girmeden önce bir sigorta kabilinden eklendi buraya... Bu kadar Sait Faik yüklü bir halde, olur da şu satırları yazarken uçar gidersem ve birbirinden kopuk, anlamsız, hiçbir yere çıkmayan cümleler bırakırsam arkamda, geri dönüp beni anlayasınız, en azından halimi hayra yorasınız diye eklendi:)

Herakleitos'un çok sevdiğim bir sözü vardır; "İnsanın karakteri, onun yazgısıdır"

Bence, bu sözün hayattaki karşılığıdır Sait Faik... Orhan Veli'ye göre o, kırkını aşmış bir mahalle çocuğudur. Yani çocuk ruhlu ve halka bağlı, halkın içinde bir insandır. Haldun Taner onu, 'Sevimli bir aylak' olarak tanımlar. Onun 'aylaklığı' veya 'avareliği' en çok annesini üzer. Hayatı boyunca oğlunun 'gerçek bir işi' olmamasından, para kazanamamasından yakınıp durur. Oysa ki, babasından kalan işleri elinin tersiyle kenara iten ve hayatının bir bölümünü mirasyedi olarak geçiren Sait Faik, sadece yazarak da para kazanılabileceğini başta annesi olmak üzere herkese kanıtlamak istercesine avarelikten ona kalan izleri tek tek yazıya dökmeye başlar...

Rıfat Ilgaz bir anısında, Mahmut Zeki tarafından yayınlanan Zambak dergisinden Sait Faik'e yapılan bir iş teklifi için aracılık yaptığından bahsederek, Sait Faik'in teklifi ve alacağı ücreti öğrendikten sonra, ikisi arasında geçen bu konuşmanın bir de annesinin yanında yapılması hususunda kendisine ricada bulunduğunu anlatır. Amaç tabii ki, yazdığı yazılardan para kazanabildiğini annesine duyurmaktır:)

Bu arada, fark ettiniz mi bilmiyorum ama, ne kadar güzel bir tablo var karşımızda... Sait Faik, Orhan Veli, Rıfat Ilgaz, Haldun Taner ve burada adı geçmeyen pek çok değerli yazar, şair... Bu ekibe, Sait Faik'in o pek çok yerden aşina olduğumuz, bir teknede çekilen meşhur fötr şapkalı fotoğrafın sahibi Ara Güler'i de dahil edelim... Bizim bugün edebiyat diye okuduğumuz şeyin kanlı canlı yaşandığı bir dönemden bahsediyoruz... Ve ne ilginçtir ki, bu isimlerin pek çoğu, yaşadıkları ve yazdıkları dönemde kendilerini zar zor geçindirecek parayı anca kazanabiliyorlar. Sait Faik eserlerinin günümüzdeki telif hakkı Darüşşafaka Cemiyeti'ne ait. Eminim ki, Darüşşafaka'nın teliften bir yıl içinde kazandığı parayı, Sait Faik ömrü boyunca kazanamamıştır... Zaten kazanmak da istememiştir bence... Çünkü o ve onun gibi yazarlar zenginliğin banka kasalarında değil de sokakta, hayatın içinde olduğunu çoktan keşfedebilmiş şahsiyetlerdir neticede...

İşte bu yüzden, bu tabloya hayran hayran bakarken insan sormadan edemiyor; Yahu nereye gitti bu insanlar? Neden artık yoklar? Neden bizi terk ettiler?

Ah ne güzel olurdu, bir kahvehanenin köşesinde Sait Faik'in radarına takılmak... Önce şöyle bir süzerdi beni... Sonra yaşımı, nerede doğduğumu ve mesleğimi tahmin ederdi, hep yaptığı gibi... Sonra o anki halimden tavrımdan, hangi duygunun içinden geçtiğimi, ne düşündüğümü, nasıl bir insan olduğumu hesaplardı... Sonra ben her şeyden habersiz kalkıp giderdim kahveden; o ise kafasında yarattığı 'ben'den hemen bir öykü yazıverirdi oturduğu yerde... Ben, kendi bedenimde değil de onun yazdığı öyküde daha gerçek bir 'ben' olurdum muhtemelen... Ve muhtemelen, oradaki beni, kendimden daha çok severdim...

------------------------------

Orhan Veli'nin 'Macera' adlı şiirindeki o meşhur dizeyle yolculuğumuza devam edelim;

"Girdim insanların içine, insanları gördüm..."

İşte, dostunun bu güzel dizesi, Sait Faik'in de çıkış noktasıdır aslında... Öykülerinin yüzde doksanında bu gördüğü insanlardan beslenir Sait Faik... Öyle insanlar görmüştür ki o, bugün dışarı çıktığınızda göreceğiniz türden insanlar değildir onlar... Çünkü Sait Faik'in insanları sıradan insanlardır... Siz hiç günümüzde 'sıradan' bir insan gördünüz mü? Ne münasebet, olur mu hiç öyle şey!! Eğer size sıradan bir insan gibi göründülerse emin olun o sizin eksikliğinizdir. Çünkü gördüğünüz insan muhtemelen ya bir insan kaynakları müdürüdür, ya creative director'dür, ya user experience designer'dır, ya test engineer'dır, ya customer service representative'dir veya specialist'tir; hadi onlar değilse bile en kötü bir instagram annesi, bir twitter fenomeni veya bir youtuber'dır... Ama emin olun asla sıradan bir insan değildir!

Oysa Sait Faik'in insanları, dediğim gibi sıradan insanlardır. Onlarla her an her yerde karşılaşabilirsiniz; vapurda, tren vagonunda, balıkçı teknesinde, kahvehanede, çalgılı bir meyhanede, ıssız bir sokakta, bir kilise bahçesinde, bir lahana tarlasında, bir genelevde, bir ipek mendil atölyesinde, kısacası aklınıza gelebilecek her yerde Sait Faik'e bir öykü hediye eden sıradan bir insanla karşılaşmanız mümkündür...

Evet, Sait Faik avareliğinin, aylaklığının o kendine has sarhoşluğu içinde insanlara bakmış, onları görmüştür... Onların acılarını, kederlerini, sevinçlerini, yalnızlıklarını, aşk acılarını, geçmişten taşıdıkları izleri, gelecek kaygılarını, zaaflarını, tutkularını ve daha pek çok şeyi görmüş, gördüklerini öykülerine aktarırken eksik kalan kısımları kendi kişiliğiyle, kendi aşklarıyla, kendi zaaflarıyla, kendi yalnızlığıyla ve kendi hayalleriyle tamamlamıştır... O yüzden Sait Faik öykülerindeki her karakterde biraz Sait Faik vardır... Sait Faik'in kendisi ise, tüm ömrünü adadığı bu karakterlerin toplandığı bir beden gibidir adeta...

İşte bu yüzden, Sait Faik öyküleri bir 'insan resmigeçidi' gibi gözlerimizin önünden kayıverir gider... Önünüzden geçen her insan haliyle sizin de bir duygunuza, bir hatıranıza, bir hayalinize, bir aşk acınıza dokunuverir. İşte o an siz de 'sıradan bir insan olmanın' tadını çıkartırsınız...

------------------------------------------

Peki bugün neden aramızdan bir Sait Faik çıkmıyor diye başka bir soru takılıyor aklıma... Onun gördüğü ama bizim göremediğimiz şey ne? İnsansa, sürüsüne bereket... Olaysa, istemediğin kadar... Mekansa, gırla... Peki eksik olan ne?

Soruya bir yanıt vermek ve bir karşılaştırma yapabilmek adına bir Sait Faik'in gördüklerine, bir de kendi gördüklerime daha yakından bakmam gerekiyor sanırım...

Sait Faik her şeyden önce gerçek insan yüzleri görmüş. Kusurlarını saklamayı beceremeyen insanlarla bir arada yaşamış... Kahvehanede, kehribar tespihini ağır ağır çeken adamın uzaklara dalıp gidişini görmüş. Bir tren vagonunda, köyünden ilk defa dışarı çıkan bir adamın heyecanını görmüş. Bahçesine domates biber eken bir kilise papazının yaşama sevincini görmüş. Tek göz odada falcılık yapan bir kadının adeta maziyi bir film gibi önüne seren eski eşyalarını görmüş. Bütün gün insanlardan ayrı, sadece köpeğiyle dolaşan bir adamın gizlemeye çalıştığı, tüm hayatını vakfettiği aşk acısını görmüş. Şehrin en uzak köşesinde de olsa, kendi kahvesini işletebilmek için her şeyini feda eden bir garsonun azmini görmüş...

Tabii ki bunlardan çok çok daha fazlasını görmüş Sait Faik... Hayatın bu kesitlerini, bahçeden kır çiçeği toplar gibi tek tek toplayıp daktilosuna bir güzel yerleştirmiş...

Peki, dönelim bana... Ben ne görüyorum dışarı çıktığımda?

Her şeyden önce, tüm kusurlarını özenle süpürüp halının altına itmiş insanlar görüyorum. Hepsinin yüzünde aynı ifade var. Çünkü benim çağımın insanı her nedense kendini dış dünyaya her ne suretle olursa olsun mutlu ve kusursuz göstermek zorunda hissediyor... Sanki sadece yüzümüz değil, tüm duygularımız botox iğnesi yemiş gibi... Sanki yıpranmak, üzülmek, hüzünlenmek kanunen yasakmış gibi herkesin suratında o joker gülümsemesi... Tek gördüğüm bu değil, bakmaya devam ediyorum... Bitmek tükenmek bilmeyen bir hırs görüyorum. Sanki ölümsüzlük ilacının icadına denk gelen ilk kuşak bizmişiz gibi, o panikle sürekli birbirinin üstünü tırmalayan, alttan çelme takan insanları görüyorum... Çayını demleyip, balkonuna oturup gelen geçenin seyredildiği evini, apartmanını sanki deprem olmuş gibi koşar adım terk ederek, modern şehir gettoları olan konut projelerinin 5 insan boyundaki gri duvarları ve dikenli telleri arkasında kalan peyzaj yeşili hayata çıldırmışcasına koşan insanları görüyorum... Hatta o duvarların arasına girebilmek için bankadan ömür boyu ödeyecekleri miktarda kredi alan ve bunu başarı hikayesi olarak anlatan insanları görüyorum... Instagram hesabına 5 takipçi daha kazanabilmek için çoluğunu, çocuğunu, evini, mutfağını, hatta yatak odasını dahi deşifre edebilecek, tüm şuurunu sosyal medya hesaplarının like butonu altına gizlemiş insanlar görüyorum... Büyük bir gururla üzerine geçirdiği GAP sweetiyle ya da koluna bir kraliyet nişanı gibi taktığı MICHAEL KORS çantasıyla toplumda kendisine bir yer arayan, sınıfları dahi sınıflaştıran insanlar görüyorum...

Tabii benim bu gördüklerim ve sizinle paylaştıklarım, devasa bir kitabın ilk sayfası gibi... Gerisini zihninizde tahayyül edeceğinizi varsayıyorum...

Nihayetinde, Sait Faik'in neden Sait Faik olduğu, benimse neden Sait Faik olamayacağım sorunsalımız bir nebze de olsa açıklığa kavuşmuş oluyor böylelikle...

------------------------------------------

İşte böyleydi Sait Faik'in dört yanı denizlerle çevrili, o masmavi dünyasından bana kalanlar... Tam da bu dev metropolde, boğulma krizlerinden birini yaşamakta olduğum bir dönemde adasından yetişti ve kurtardı beni... Önce bir battaniye geçiriverdim sırtıma... Sonra çıtır çıtır yanan bir odun sobasının hemen yanıbaşındaki semaverden yeni demlenmiş çayımı aldım ve geçtim karşısına...

O anlattı, ben dinledim...
Ben dinledim, o anlattı...

Bu esnada radyoda da şu güzel şarkı çalıyordu... Duydum ki, bu şarkıyı besteleyen adam, Sait Faik'in öykülerinden ve Orhan Veli'nin dizelerinden ilham alarak bestelemiş şarkıyı...

https://www.youtube.com/watch?v=cLD1yYRjIyk

Herkese keyifli okumalar dilerim...

Anıl, Medarı Maişet Motoru'yu inceledi.
 06 Şub 12:56 · Kitabı okudu · 10/10 puan

Ne vakit üzerimde kara bulutlar dolaşsa Sait Faik okurum. Yaşama karşı o karamsar, kırgın, kızgın ve öfkeli hissiyatımı hemen dağıtıverir. Sait Faik gibi tutunmayı, sevmeyi ve âşık olmayı arzularım. Hayatı, onun gördüğü gibi görmeyi isterim. Ermeni esmer güzelini, yaşlı anasını, kahveci çocuğu, topal martıyı ve sadık köpeği… Tıpkı onun gibi sahiplenmeyi, kayıtsız şartsız her şeye sevgi duymayı isterim.

Mümkün müdür Sait Faik kadar naif olmak? Peki, bir gün bu topraklardan göç edeceğini bile bile sahiplenmek denizi, kuşları ve ağaçları… Ya din, dil, ırk fark etmeksizin imamına, papazına, Ermenisine, Türküne, Kürdüne sadece insan olduğu için saygı duymak ve sevmek…

Laf aramızda bizden biridir Sait Faik, onun için “bizim Sait” derler buralarda. Burası da, bildiğin varoş arazilerden. İşte bu sebeple bizim buralar; Sait Faik’in hikâyesinden fırlamış da gerçeklikte kendine yer edinmiş gibidir. Kahveci Hasan, Berber Taci, Bakkal Mustafa ve Suriyeli Tamirci Çırağı Affan. Affan ki ne Affan! Bir gün Zafer Abi’nin tamirhanesinde Affan’ı ağlar bulduk. Bu Affan yedi kardeşmiş savaşta üç abisini kaybetmiş şu an evin en büyüğü ve yatalak babasının çalışamadığı bu zor günlerde kardeşi ile eve ekmek götürmek zorunda olan, hayatın tüm zorluklarını sırtlanmış savaş mağduru çocuklardan. İnsan söylenmeden edemiyor; şu çocuklar için yapmayın efendiler, savaşın kazananı olmaz! diye lakin bende biliyorum ki bunlar boş lakırdı. Kendi sesim kulağıma zor ulaşırken kime neyi duyurabilirim. Neyse ne diyorduk, he Affan’ı ağlar bulduk. Ağlamasının sebebi de yan tamirhaneden gelen Necati Usta Krikoyu almış, Zafer Usta bana emanet etti de emaneti koruyamadım diyeymiş. Çocuk işte.

Medarı Maişet yani geçim aracı; farklı lakin hayat zorluğu aynı insanların hikâyelerini önümüze seriyor yazarımız romanında. İşin aslı bizim Sait, yine bize bizi anlatıyor. Belki Hasan’ı, Taci’yi, Affan’ı anlatmıyor ama Melek’le, Hikmet’le, Ali Rızayla bizim hikâyemizin insanlarına selam yolluyor kitabın satır aralarında.

Öyle de kendine has bir anlatımı var ki; yazımındaki farklılık ve ustalık diğer yazımlardan hemencecik kendini ayırır. Farz-ı misal Melek ile başlar yazımına ve okur olarak biz tamam Melek’in öyküsüne şahit olacağız derken birden Ali Rıza’ya geçer ve oradan da Hikmet’e derken farklı öykülerin farklı kahramanlarının hikâyesine tanıklık ederiz. Bir anlamda yazım; karakterlerin bayrak taşıma şölenine dönüşür.

Medarı Maişet Motoru da böyle bir kitap işte. Değerli https://1000kitap.com/Meltek’nin dediği gibi “Sait Faik’in hikâyelerinde yaşamak isterdim. Orada kendime bir dünya kurabilirdim. Bir kuşun bir su birikintisinde banyo yaptığını izlememiş olanlar giremez mesela o dünyaya. Bir balığı hayal ederken asık suratlı olarak canlandıranlar da. Ya da bir sokak köpeğine selam vermeden geçip gidenler de giremez. Bir kadının ellerine bakıp dünyayı güzelleştirenin onlar olduğunu bilmeyenler hiç uğramasın kapıya, uyarı asmak gerek.”

İbrahim (Sisifos), Alemdağ'da Var Bir Yılan'ı inceledi.
 30 Oca 00:07 · Kitabı okudu · Beğendi · 10/10 puan

Koleksiyonculuk ne zengin adam işidir ne gariban işi. Kimin işidir diye sorarsanız, keyfi adam işidir. Bilmem siz keyfinize ne kadar düşkünsünüzdür. Bana sorarsanız, ben az düşkünümdür de çevrem pek öyle demez bu işe: “keyfe keder” derler, “senden rahatını görmedim” derler, “bu dünya sana güzel” derler bazı ağzı bozuklarda çeşit çeşit şeyler derler. Kimi pul toplar kimi plak ya; ben de kitap toplarım. Daha doğrusu toplamaya çalışırım.

Altın Kalem Serisine heves etmiştim bir ara Hayat Neşriyat’ın; çok da güzel, değerli kitaplar; çevirmenleriyle, kitap kaliteleriyle tam koleksiyonluk. Yahu dedim kendi kendime << Sen bu kadar değerli şeylere layık mısın, evvela bunlara bakamazsın, yarın bir yerden bir yere göçersin ziyan olur güzelim kitaplar; bırak da kadir kıymetini bilecekler toplasın>>. Cemal SÜREYA’nın ‘Papirüs’ üne meylettim sonra, bundan da caymam uzun sürmedi, birkaç sayısı durur hale elimde. Koskoca Cemal SÜREYA’yı popüler kültüre kurban etmişler, gerçi kimleri etmediler ya.

Bugünlerde yeni bir hevesim var, Bilgi Yayınevi’nin Sait Faik Serisi. Yalnız mavi kapaklı olanlarına, onu da özellikle belirtmek isterim. Onlar iki çeşittir ya; mavi ve yeşil, ben yeşili pek yakıştıramam Faik'e o mavidir; deniz mavisi, umudun mavisi. Onların peşinden koşuyorum. Koştuğum da iki kitapçı. Birine her hafta giderim, bazen haftada iki kere, diğerine ayda bir. Çoğumuz sahafları çok sever ya, ben pek rahat edemem oralarda. Dağınıklığı boğar beni. Benimkiler içtimaya çekmişler kitapları, soyadı sırasına göre, yerli ayrı yabancı ayrı. Girer girmez başlarım kontrole önce yabancı, Auster’den Zweig’a. Yerlide en baştan dördüncü rafa gelince bir tatlı huzur kaplar içimi.

Faik yeni bir meyhane keşfettim, derim. << Biz şu Beyoğlu’ndakine gidelim, orası bu saatte iyi olur,>> der. Çıkarız yola. Tramvaya binelim, derim, “Yürüyelim” der, “Daraldım”. Pek daralmaz o bilirim ya, yine de bozuntuya vermem. Belki iki tanıdıkla muhabbet edecek, belki iki güzel kız görecek. Tanımadığı da yoktur keratanın, kestanecisinden, sandalcısına; martısından, kedisine. Geçtiğimiz tezgahlardan, bir avuç kestane alır bir avuç leblebi. Para da vermez. Kimse de bir şey demez ona. Hop, derim, <<şiişştt>> der, << bizim aramızda para geçmez>>. Gökyüzünü gösterir,<< Bu>> der, << topal martının kardeşi, sen bilir misin topal martıyı>>, yok, derim, anlatır. Meyhaneye geliriz, herkesin gözünün içi parlar. Bilirler bizim Faik’i, az çok herkesle bir hoşbeşi vardır. Sonrası eğlence cümbüş sabaha kadar…

Burada biraz da bizim Faik’den bahsetmeli: Faik’i herkes avare bellemiş, demiş ya bir yerlerde, hikaye yazmayı iş saydığım için başka iş yapmam, zannederler ki Faik serserinin biridir. Serseri değildir de avaredir, onun avareliği de bilgeliktendir. Şimdikiler gibi boşluktan avarelik yapmamıştır, bu onun hayat felsefesidir. Yoksa şimdiki değme aydınlara taş çıkartır hem de 1940’lardan gelerek. Kolej mezunudur zira, bu yetmemiş İstanbul Üniversitesi’nde edebiyat okumuştur bu da yetmemiş yurt dışında yıllarca eğitim almıştır. Türkçe Öğretmenliği de yapmıştır da hayatı avarelikte bulmuştur.

Hikaye de yazar Faik hem de bol bol. Öyle cümleler kurar ki, hem o anın görüntüsünü hem de duygusunu verir 5-6 kelime de. Hikayeleri hayat doludur. Demedi mi zaten, Bir insanı sevmekle başlar her şey, diye. Sait Faik’in bu düşüncesi bana da tezahür etti zira. Önceden -beni bilen bilir- karamsarın tekiydim, hem de öyle böyle değil. Faik ile tanıştığımdan beri bir yaşama sevinci doldu içime. Dünyayı farklı gözle görür oldum, dünyayı insanları sevdim.

Sait Faik hikayelerinden birkaç öneri; “Dülger Balığının Ölümü”, “Sinağrit Baba”, “Ermeni Balıkçı ve Topal Martı”.

Bu incelememi gönlü güzel kendi güzel kardeşim Yağmur. ’a ithaf ediyorum.

Bir de güzel bir şarkı.

https://www.youtube.com/watch?v=8BrWwloqGis

Herkese keyifli okumalar dilerim..

Tuco Herrera, Birtakım İnsanlar'ı inceledi.
 01 Haz 2017 · Kitabı okudu · 2 günde · Puan vermedi

Yahu ben mi Sait Faik diye ayrı bişeyler aldım okudum anlayamadım..ben Birtakım İnsanları gördüm aldım sahaftan .. eve bir geldim açtım baktım : can-kan mozart düeti gibi..beynimden vuruldum..dili güzel ama kurgu karmaşık demeyim de salla parti geldi bana.. 4 ayrı birbirine paralel gider gibi gözüken hikaye anlatılmış , bunlarda kitabın sonunda birleştirmiş bir şekilde ama eh iste kıvamında.. yani onuda nasıl yapmış dersen : canım güzelim çini vazoyu alıp atıyor yerlere...sonrasında Metin Şentürk'ün eline veriyor priti ..eee? al birleştir.. BÖYLE ZULÜM MÜ OLUR ARKADAŞ?!?!! CAN BU! birde hikayenin arasında kişilerin anılarına hiç girizgah yapmadan bodozlama girmesi beni kaoslara sürükledi.. nasıl anlatayım sanki rusyada bir kına gecesi varda binbir tane apayrı isimle tokalaşıyorum hissi yaşadım ..nasıl mı ? hemen aktarıyorum bkz:

-"merhaba ben ilya şevçenkova.. türkiye ye gelip mavi turla antalya'yı görecegim bu sene.."

-"merhaba ben krilov kukukava.. Ohhhh mösyö Tuco Herrera!!! inanırmısınız şu uçak tribinden sonra ayaş domatesinin o güzel tadını arar olduk..."

-"merhaba ben alexander piotr ..bakunin'in kars digor doğumlu olduğu iddaasına ne diyorsunuz"?

-"merhaba ben olya savarona ..türkiye de yangın tüpü işine girsem sizce bana getirisi ne olur ?"

-"fyodor koridorr bendeniz.. zatıalinizin başarılı bir müteahhit ve parlementer olduğu bilgisi çalındı kulağıma.. sizce bir sonraki seçimlerde bağımsız aday olarak kastamonu'dan kulvara katılsam nasıl olur ? karaduta yatırılmış avakado sever miydiniz bu arada ?"

gibi..


sizede olmuş mudur bilmem.. hani böyle uyurken bazen kafanız yataktan sarkar.. o an rüyanızda helikopterden düşmeli aksiyonlara koşarsınız da bir uyanırsınız başınız kaşarlı tostun kenarından yerlere akan erimiş kaşar moduna geçmiş ranzanın köşesinden ..bu kitabı okurken o uykuyla uyanıklık arası hali yaşadım.. bir türlü tam adapte olamadım..

Ferah, Semaver'i inceledi.
07 Eki 2017

Liseye bu sene başlayan ufak oğluma edebiyat hocası tarafından okuyacaksınız zorunluluğu getirmesi üzerine okumayı sever umuduyla birlikte tekrar okuduğumuz eser... Oğlum, pek kitap okumayı sevmiyor, pek değil hatta hiç . Bir ara Behzat Ç dizisi revaçta olunca birden Emrah Serbes hayranı oldu, aha dedim işte şimdi okumaya devam edecek; ta ki şu vicdanlı vicdansız spekülasyonlarının bir hafta boyunca gündemimizi meşgul eden trafik kazası olana dek... Bak gördün mü anne oku oku diye zorladığın kitapların yazarları bile bir tuhaf, yazmasınlar biz de onlara boş yere hayran olmayalım dedi ve okumaktan yine vazgeçmişti. Hatta bir kaç gündür evde bulunan kitaplarımı bırakın okumayı bunları satsam ne para kazanırım diye ti ye bile almaya başladı beni. Ama iyi ki edebiyatı seven ve sevdiren hocaları var. Zorla başlamış olsa da kitabı sevdiğini hissettirdi bana. Hatta yazarı ile ilgili internette gezinirken ; hakkında bulduğu bir yazıyı bana da okuttu. Sait Faik'in neden öykü yazmayı bıraktığı ile ilgili..http://www.cafrande.org/...-ulkede-yazar-olmak/ .. Bu yazıyı okuyunca eminim kitaplarımı satmaktan vazgeçti:-)))
Oğlum kitabı bitirince çok etkilendim anne dedi hatta en sevdiği öykü Semaver imiş. Umarım edebiyat hocası okutmaya oğlum da okumaya devam edecek..Bana da sevinmek kısmı kalacak... Keyifli okumalar...

Cem, Mahalle Kahvesi'ni inceledi.
 05 Oca 2017 · Kitabı okudu · 1 günde · 10/10 puan

Uzun zaman olmuştu Sait Faik okumayalı. Sait Faik'i çok seven bir arkadaşım var ve en çok sevdiği kitabı da bu. Özellikle bu kitabı seçmemin sebebi de bu arkadaşım oldu. Kitabı okurken arkadaşımı düşündüm, hatırladım sık sık, neden çok sevdiğini anladım kitabı, çünkü o da bir çok hikâyede üzerinden geçen nice seneye rağmen muzipliği, orijinalliği eskimemiş anlatıcımız yani Sait Faik kadar gerçekti, onun gibiydi işte, hayata o da öyle muzipçe bakıyordu, gülüyordu bir başkasının insanca debelenişlerine.

Kitap basılalı 67 sene olmuş. Bütün sokaklarıyla İstanbul eskimiş, yeni ahalisinin ucu bucağı görünmüyor, ve her gün birileri ölüyor, tekinsizlik hissi göklere dek ulaştı, geleceğimizden emin değiliz gibi hiç birimiz ve ama, işte, bu sayfalardan gözlerimize, ellerimize dökülen bunca satır ve kısık gözlerle bir adada hiç tanımadığı arkadaşının evine gitmeyi özleyen o Sait Faik aynı, değişmemiş, ve 67 sene sonra bile, kimi yerlerde gözlerim ıslanarak okurken, aynı şeyi düşünüyordum; insana, insanın yarasına, muzipliğine, kaybetmişliğine, ya da hülyâlarına böyle bakarken, böyle anlayışla ve sevecen bakarken, ve tramvay üzerinden geçsin diye raylara bağlanan bir fare için canını dişine takarak koşturan Sait Faik, bir müddet sonra çocuklara küfrederek hayvanı bırakırken kendi kaderine- ve yine son hikâyesinde insana son kez aldanan bir mağrur balığın hayatına bizi tanık ederken de, edebiyatın, seneler ne denli geçmiş olursa olsun, bir türlü kaybolmayan, eskimeyen bir damardan çağlıyor sesi ve bize de eskimeyen, solmayan, tadı bir türlü kaybolmayan bu akışa kendimizi bırakmak kalıyor. Çünkü, hakikaten de, bizim gibi, zayıfların, edebiyata sığınmışların başka çaresi yok. Sesi büyük büyük çıkanlardan değiliz hiç birimiz, çünkü sesi kısık, ve hikâyelerden birindeki o kambur gibiyiz, ya da otuz sene öncesi aşık olduğu kızı düşleyen o masum, ve kitabı yazarken artık yaşlanmaya başlamış Sait Faik gibi, kelimelerle dönüyor başımız. Bu ülkede, bu şehirlerde güvende miyiz artık, bir gün bir bombanın ya da kurşunun masum bedenimize neler yapabileceğini hayâl edemesek de akıl edebiliyoruz ve artık hiç bir şey bize imkânsız görünmüyor. Hayatımız boyunca hep beraber, elimizden geldiğince yaşamaya çalıştık hepimiz ve sevdiklerimizin arasına nice buram buram edebiyat kokan hayâli ama yine de gerçek arkadaşlar eklediksek de aynen Zeze gibi, Âdli gibi, Tsukuru gibi, ya da Gabriel gibi, ömür de geçti artık ve edebiyat bile hayatın ürkütücülüğünü yok edemiyor, çünkü her yanımızda hayâl edemeyen, edebiyat okumamış insanlar var, edebiyat kitaplarının tadını bilmeyen ve bir kitabın kokusunu hatıraya dönüştürememiş insanlar var, hayat sanki bir emirmiş gibi, klişelerle yaşayan ve buna hayat diyen insanlar var ve hepsi ölümüne öfkeliler ve hepimize haykırıyorlar. Oysa bizler, yani biz edebiyatı sevenler, yani biz edebiyata, kitaplara tutunup onlara gömülenler ve orada soluk alıp verenler, biz hakikaten başkalarının öfke ve nefretinin, haklı ya da haksız davasının kurbanları, hepimiz, olsak olsak bir cılız ama hakkaniyetli bir sesiz, ve bu insanlardan tek bir tanesi tek bir kez Sait Faik okumuş olsaydı elbet, bir kez olsun, başka türlü bakması için binbir sebebi olacaktı hayata her birinin, ama okumadı hiç biri, ve Sait Faik'in insan ve hayat sevgisi dolu sesi sadece bizim dünyalarımızda yankılanıp duruyor o yüzden. Sait Faik'in her hikâyesinde baktığı o insanlar şu anda yok dünyada, belki o muzip çocuk yaşıyordur kimbilir, ama diğerleri, hepsi ölüp gittiler; ama kalemi öylesine incelikli güzel anlatıyor ki sanki hepsi buradaydı okurken, ve bütün o güleçliğiyle, huysuzluğuyla insanlar, yokuşlardan aşağı ya da bir sandalda beklerken ümitle, veya çok eski bir zamanın kaygısıyla hatırlarken çok eskiden sevilmiş birini, gerçekten de sayfalarda canlanarak bize birbirine benzemeyen nice isim, görünüş ve sıfat altında o aynı, büyük damarın içinden hayatın çağlayarak aktığını haber veriyor. Edebiyat hayattır derken, bir abartı olamazdı bu, ve değil de zaten. İyileşmek için edebiyat gerek derken, asla abartmıyoruz ki hiçbirimiz, çünkü gerçekten edebiyat iyileştirir insanı, yaşadığımız ve artık günlük hayatımızın parçası olan bütün zulümlerin içerisinde direnmemizi ve ümit etmemizi sağlayarak edebiyat iyileştirmiyor mu bizleri? Yoksa şu an oturmuş yağmurun camlara vuruşunu dinleyerek bunları yazarken ben, yoksa ben kendi kendimi mi iyileştirmeye çalışıyorum bunca zamandır? Hastayım çünkü nicedir ve kırk beş yıllık hayatıma bir merhem gibi geliyor edebiyat, iyileştiriyor beni; edebiyat çünkü iyileştirir ve çünkü edebiyat gerçekten de hayattır. O yüzden, bu hayat dolu damardan kana kana içmek ve iyileşmek için, gecikmeden, Sait Faik'in bu yıllanmış ama zerre eskimemiş davetine mutlaka icabet etmeli..

İlimsiz, Seçme Hikayeler'i inceledi.
12 Nis 09:27 · Kitabı okudu · 10 günde · Beğendi · 9/10 puan

İlk defa hikaye okudum ve sanırım çok sinir birşey bu hikaye :) hepsinin tadı damağınızda kalıyor devamını bekliyorsunuz ama ne yazık ki devamı yok :) hem bir haz hem bir sinir içinde bitirdim kitabı

Murat Sezgin, Havuz Başı'ı inceledi.
01 Haz 2017 · Kitabı okudu · 5 günde · Beğendi · 8/10 puan

Sait Faik okumaya başladığım günden beri ne zaman bir kitabını elime alsam ya da adını duysam içimde dışarı çıkmaya bekleyen, ani bir sarsıntısıyla beni baştan aşağı titretmeye yetecek sıkıntılar silsilesi oluşuyor. Bu kesinlikle normal bir sıkıntı değil. Anlattıkları, tahayyül ettirdikleri, seçtiği kişiler, konular, mekânlar hatta kelimeler, içimdeki duyguları aşındıran o umudu, aylaklığı, kadirşinaslığı, ortalığı velveleye vermeye yetecek gerçekçiliği sıkıntı veriyor. Aslında bu şeyleri her kitabında görüyorum. Henüz hiçbir kitabını, öyküsünü okumasaydım sadece ismi kitapla aynı olan ilk hikaye Havuz Başı’nı okusaydım da bunları yine yazardım.

Sait Faik’in öykülerini “1 hikâye 1 insan(lık)” mantığıyla yazdığını iyice düşünmeye başladım. Her hikayesinde farklı farklı insanlardan birer parça bulup bir karaktere yansıtıyor. Sait Faik’in insanları genelde aynı kişiler. Adalılar, balıkçılar, dilenciler, aylaklar, sevdalılar, orda burda kalmışlar, itilmişler vb. kişiler. Kişiler aynı, hatta ortamlar da, ama anlatış hep farklı farklı farklı. Kendini öyküye adamamış bu adam bu kişilere adamış. Bu kişilerin umutları kendi umudu, üzüntüleri, kederleri, yoksullukları, gönül zenginlikleri, sevinçleri hepsi Sait Faik’in.

Hep gerçekler korkunçtur, deriz ama aslında bilinmezlik, belirsizlik kadar hiçbir şey insan ruhunu bunaltmaz. Sait Faik burada o usta kalemini konuşturarak bilinmezliği adeta normal bir normmuş gibi bizlere sunuyor. Evet, o bilinmeze aşık. Kimi zaman bilinmez bir kadına, kimi zaman sadece sevdanın adına aşık. Bu bilinmezliklerin içinde bir kıvılcımla alevlendiği Sait Faik, bunu bize kitabın ilk hikayesinde, Havuz Başı’nda, gösteriyor. “Sizi bekliyorum. Sizi göreceğim; içimde bir şey koşacak. Siz görmeden geçeceksiniz. Ben kederle sevinci duyup dalacağım istediğim âleme. Dünyayı yeniden kederlerle kuracağım...Herkes geçti, siz geçmediniz. Yüzünüzü göremedim. Bayramım, çocukluk bayramım salıncaksız geçmiş gibi gözüme yaş doldu. Soğuktan mı titriyordum, yoksa heyecandan, üzüntüden mi, bilmem.” Bilinmeyen bir kadın gelir mi bilmem ama Sait Faik’in her zaman beklediğine eminim.

Şimdiye kadar hep öyküleri deyip durdum. Ama aslında Sait Faik öykü yazmıyor; bir fotoğrafçı doğallığıyla bizlere kıyıda köşede kalmış şeylerin fotoğrafını çekiyor, elindeki çekiçle örsün üzerindeki demiri döverek şekil veren usta gibi bir şeylere şekil veriyor, madenci gibi karanlıklardan bizlere görünmeyen o güzellikleri çıkarıyor. Saydıklarım emek, hayal gücü, dikkat, görme yeteneği gerektiren şeyler. Sait Faik bunların hepsini bir araya getirerek bize kendi işçiliğini gösteriyor. Ama iş için bunları yazmadığını tahmin edebiliyorum. Neden yazdı ki peki bu öyküleri? Bizim gözümüzde sadece bir kareye sıkışmış insanları anlatmak için mi? Aylakları, sarhoşları, kumarbazları, bilinmezleri kendine daha yakın bulduğu için mi? Yoksa adına hayat denen tiyatro sahnesinde kendine böyle rol kapmak için mi? Ben bu sorulara cevap veremiyorum. Ama her kitabında aramaya devam ediyorum bu soruların cevabını.

Kitaptan çok Sait Faik hakkında bir yazı oldu. Sait Faik okudukça açılan bir yazar değil bana göre o yüzden Sait Faik’i anlamadan öykülerini anlamak o kadar kolay değil. Tabii öykülerini okumadan da nasıl anlayacaksın diye sorarlar adama. Bu adamın kendisi de öyküleri de paradoks, kısırdöngü. Öyle ki Russell Paradoksu’ndan daha karmaşık. Sırf bu karmaşıklığı tatmak için, çözmek için her kitabını okuyacağım. Ve en önemlisi Adalıları; Adalı balıkçıları, kumarbazları, aylakları, dilencileri, garipleri tanımak için, dışarda tanışma cesareti gösteremediğim bu kişilerle üç dört sayfalık arkadaş olmak için okuyacağım. Öneririm mi derseniz bilemiyorum. Kimi durum hikayesi olay yok diye sıkılacak kimi ne saçma hikayeler bunlar diye dudak bükecek. İşte bir kitabı böyle okuyanlara, yanlış anlaşılmasın kimsenin okuma anlayışına laf etmiyorum burada, önermiyorum Sait Faik’i. İyi okumalar.

feylesof:, Şimdi Sevişme Vakti'yi inceledi.
 19 Şub 14:02 · Kitabı okudu

'' anlatsam şu kiraz mevsiminin
para kazanmak değil
sevişme vakti olduğunu ''
..diyor Sait Faik.
*
Sevişmek talihsiz bir kelimedir.
Anlam daralmasının en hoyratına uğramıştır.
Oysa eski romanlarımızda / filmlerimizde sürekli geçer.
Misal; ''Biz Kenan ile uzun zamandır sevişiyoruz baba'' diyen kızlar vardır oralarda.
*
Sevişmek; önce ve geniş anlamı ile sevmek fiilinin işteşi.
Birbirini sevmek.
Aşk yaşamak..
Sonra bundan hareketle birbirini sevenlerin tensel ve ruhsal kayboluşun tılsımına erdikleri cinsel ilişki anlamı gelir.
Sonra gelir o.
Ki sevişmek o anlamında da belli bir romantik çizginin sınırları içerisindedir.
*
Ne hoş kelimedir şu sevişmek!
*
Ne hoş adamdır şu Sait Faik!
*
Öyküleri ile bizi büyüleyen bu adam işte bir avuç şirin şiir de bırakmış ardında.
Şimdi sevişmek vakti demiş.
Kiraz mevsiminde.
*
Çapkın gülümsemeler dolanıyor yüzümde.
*
Kiraz dudaklar.
Kiraz gözler.
Kiraz eller.
Biraz da kiraz gülümsemeler.
*
Lakin neden sonra Erhan'ın dizeleri geliyor hatırıma:
''Kiraz mevsiminde rakı içmedim
Yatmadım olmadık kuytuluklarda
Serumlarla doldur boşalt yaparken bedenim
Bekledim sessizce gönlümün ücralarında''
*
Kiraz mevsimlerim kurtlandı.
Sevişmenin yolunu bulmalıyım.

Kitap bittiğinde, eğer diğer kitaplarını da okumuşsanız, anlıyorsunuz ki üslup olarak yeni bir Sait Faik var karşınızda.
Bir kere kitap yazarın ölmeden önce çıkarttığı son eserdir.

<<<<< Neden vurguluyorum bunu, zira öldükten sonra çıkan diğer iki eseri “Az Şekerli” ve “Tüneldeki Çocuk” yayınevinin (Varlık) içinde zeka bulunmayan mantığıyla hazırlayıp yayınladıklarıdır. “Az Şekerli”de hem son dönemine ait öyküler var hem de ta ilk dönemlerine ait öyküler. “Tüneldeki Çocuk”ta her dönemine ait öyküleri ve onunla yapılmış söyleşiler var.

Daha da faciası, skandal bir işe imza atar yayınevi ve yazarın olmayan bir öyküyü “Az Şekerli” kitabına koyar. Öykünün ismi “Müthiş Bir Tren”dir. Ben bu öykünün olduğu kitabı okudum. Yayınevi farklıydı ama. Bunu hatırlama sebebim, bu yayınevinin (Bilgi) bastığı tüm Sait Faik kitaplarının kapakları çok farklıydı ve yıllarca kitaplığımda elimden geçtiler. Yani hem Varlık’ın bastığı hem Bilgi’nin bastığı kitapta bu öykü vardı ve Sait Faik’in diye geçiyordu. Biz gibi, o da bilemedi ve illa da bu öyküyü filme aldı Metin Erksan (1975’de TRT için-Youtube’de var, izlemenizi tavsiye ederim. Yayınlandığı sene TRT’den izlemiştim) Film yayınlanınca dananın kuyruğu koptu. Öğrendik ki S.F bunu Hürriyet’te 1948’de yayınlamış ama altına yazan değil, yayınlayan diye imza koymuş. Daha neler neler, meraklısı netten bulup okur. >>>>>

Günümüzde bu tür sürrealist unsuru kullanan yerli yazar çoktur. O zaman, toplumsal gerçekçilerin egemen olduğu edebiyat dünyasında bu tür gerçeküstü imgeler roman ve öykülerde pek azdı. Bu eserinde yer alan hikayelerde bolca imgeler, sürrealist unsurlar var. SF söyleyeceklerini, öykülerin biçimini değiştirerek somutu bırakıp, soyut anlatıma geçmiş gibidir. Okura öyküleri anlayabilmek için, yazarın üstü kapalı söylediklerini aydınlatmak düşer.

İlk öyküsünden itibaren dostunu öldüren helvacıyı cebine koyması, cebindeki susamın pire olması, dere tepe düz gitmesi gibi anlatımın sürrealist unsurları kitabı kaplamaya başlıyor.

Diğer öykülerinden farklı bir diğer ayırt edici öğe ise, bir öyküdeki bir kahramanın başka bir öyküde de kullanılmasıdır: Panço. Tekrar edilen sadece kahraman değil, ayrıca, yakası kürklü pardösü, çıban yarası, yılan gibi simgelerin kitabın kavramsal leitmotifleri olmasıdır. Bıkkınlık, yorgunlukla tanımlanan ihtiyarlık hissi de leitmotif olarak alınabilir.

Öykülerin arasında ilerledikçe öyle cümleler var ki, hissettiğinizin, anladığınızın doğruluğunu tasdik etmek için tekrar okumanızı gerektiriyor.
Panço’nun olduğu öykülerde anlatıcının Panço’ya ettiği duygusal sözler, okurda homoerotik bir yakınlık duygusu yaratıyor.

“Kara olmasalardı donuk esmer, altından kan akmazmış gibi solgun ve hiddetli rengi severim başka. Başkasında bulsam sevmem ki.” “Geç geldiği zaman deli olurdum. Merdivende ayak sesleri yabancılaşınca kudururdum. Sonra birdenbire onun ayak sesleri. Kapıyı açık bırakmış olurdum. Öteki seyyareden gelir gibi gelirdi. Gözlerinden öperdim.” “Tuhaf, hiddetli soluk yüzünde tatlı bir pembelik var.” “Geleceğine yüzde yüz emin olduğum günler beklerken uyuyakalırdım. Kapıyı tırmalar gibi vurduğu zaman nasıl duyardım rüyamın içinde. Yataktan fırlardım. Kapıyı açardım. Rengi solmuş, nefesi boğazından gelirdi. Masadan bir cigara alır yakardı.” “O hâlâ uyuyor. Kaşları ıslak ıslak. Nefesine yüzümü tutuyorum.” Tespit ettiğim bazı cümleleri ayrıca paylaşacağım.

“Yakası kürklü pardösü orda. Giyiyorum. Bileklerim dışarda kamburlaşmış dolanıyorum odada.” Bu cümle aklıma, sayfamda yorumladığım Ayşe Nart’ın “Ötekiler” romanını getiriyor. Sanki bir metamorfoz anlatıyor. Görünür kişiliğinden sıyrılıp, içinde gizlediği “ötekine”, gerçek kişiliğine dönüşümü.

Yılan Uykusu, kitaptaki son, 5 Mart 1954 tarihli öyküsü, bir rüya gibidir. Baştan sona imgeler, gerçeküstü unsurlarla dolu. Anlatıcının aşk duyduğu biri vardır. Hangisi hangi cinstendir, ayrı cinsten midirler net olarak belirtilmez. Söyleyememenin, açılamamanın karabasanı hakimdir öyküye.

Hikayelerde birinci tekil şahıs anlatıcı var. Çoğunlukla geçmiş zaman kullanıyor. Ara ara, hatırı sayılır yerde de anaforik zamana başvurmuş. İlk cümlede “baktı” derken, hemen ardından gelende, “saklanıyor”, gibi.

Bu kitabında, İstanbul sevdalısı Sait Faik gidip, yerine sürekli bu kentten bıkkınlıkla bahseden bir ihtiyarın gelmiş olması beni çok kederlendirdi.

Ve o müthiş, şarkılara, sevdalara ilham olmuş, kitaba ismini veren öykünün 71. cümlesiyle başlayan kelime dizisi. “Yalnızlık dünyayı doldurmuş. Sevmek, bir insanı sevmekle başlar her şey. Burda her şey bir insanı sevmekle bitiyor.”

Bütün İncelemeleri Göster