Sait Faik Abasıyanık

Sait Faik Abasıyanık

YazarÇevirmen
8.1/10
2.751 Kişi
·
9.541
Okunma
·
2.100
Beğeni
·
48.418
Gösterim
Adı:
Sait Faik Abasıyanık
Unvan:
Türk Öykü ve Roman Yazarı, Şair
Doğum:
Sakarya, Osmanlı Devleti, 18 Kasım 1906
Ölüm:
İstanbul, Türkiye, 11 Mayıs 1954
Sait Faik Abasıyanık ya da Sait Faik (18 Kasım, 22 Kasım ya da 23 Kasım 1906 -11 Mayıs 1954), Türk öykü, roman ve şiir yazarıdır. Türk hikâyeciliğinin önde gelen yazarlarından sayılan Abasıyanık, çağdaş hikâyeciliğe yaptığı katkılarla Türk edebiyatında bir dönüm noktası sayılır. Modern Türk hikâyeciliğinin öncülerinden olan Sait Faik, getirdiği yeniliklerle "kökü kendisinde olan" bir yazar olarak kabul edilir.

Klasik öykü tekniğini yıkarak doğayı ve insanları basit, samimi, hem iyi hem kötü taraflarıyla oldukları gibi fakat şiirsel ve usta bir dille anlatmıştır. Bunu yaparken diğer çoğu Cumhuriyet sonrası sanatçısı gibi Batı'daki gelişmelere bağlı kalmamış, hiçbir edebî anlayışın etkisinde hareket etmemiş ve belli bir tarzın takipçisi olmamıştır. Toplumun problemlerine değil bireyin toplum içindeki sorunlarına yönelen yazar, öykülerinde çoğunlukla kendisinden yola çıkıp bireyler hakkında yazarak insan gerçeğini anlamaya çalışır. Çoğunlukla şehirli alt sınıfın hayatını yazan Abasıyanık, balıkçı, işsiz, kıraathane sahibi gibi karakterleri anlatır. İnsanların yaşama biçimlerini, isteklerini, tasalarını, korkularını ve sevinçlerini irdeleyerek, toplum meselelerinden çok "insanı ele alan sanatçılar" sınıfında yer alır.

1930'larda başladığı yazı hayatı boyunca "sorumlu avare", "gözlemci balıkçı", "çakırkeyf sirozlu", "küfürbaz şair", "müflis tacir", "züğürt yazar", "hamdolsun diyemeyen rantiye", "anadan doğma çevreci" gibi sıfatlarla anılan Abasıyanık'ın tüm yazdıkları bir şair duyarlılığı içermektedir. Hikâye, roman, şiir yazan, çeviriler ve röportajlar yapan sanatçı bütün bu türleri kendine özgü tarzı ile kaynaştırmıştır. Yazarın, anlık heyecanlarını yansıtan izlenimci ve fovist ressamların üslubunu anımsatan bir tarzı olduğu söylenmiştir. Kendi özgün dilini oluştururken André Gide, Comte de Lautréamont, Jean Genet gibi isimlerden etkilenen Abasıyanık, kendisinden sonra gelen Ferit Edgü, Adalet Ağaoğlu, Demir Özlü gibi pek çok yazara da öncülük etmiştir. Ölümünün ardından Burgaz Adası'ndaki evi müzeye dönüştürülen yazar adına her sene öykü ödülü de verilmektedir.
İğrenir görünürlerden çoğu o nevi insanlardan bin defa daha aşağılıktır.
Sait Faik Abasıyanık
Sayfa 17 - Yapı Kredi Yayınları
Gitmeli, uzaklaşmalı, hiçbir şehirde durmamalı.
Sait Faik Abasıyanık
Sayfa 36 - Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları
Düşünmeye başlayalı beri bir gün sarhoş olmadan gülmedik ki.
Sait Faik Abasıyanık
Sayfa 25 - Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları
-Sen ne olacaksın büyüyünce ?
-Ben mi ? dedi.
-Ben, dedi, boyacı olacağım.
-Ne boyacısı ?
-Kundura boyacısı.
-Neden kundura boyacısı ?
-Ya ne olayım ?
-Doktor ol, dedim.
-Olmam, dedi.
-Neden ?
-Olmam işte.
-Neden ama ?
-Doktoru sevmem ki.
-Olur mu ya? Bak, dedim. Doktor sevilmez olur mu ?
-Tabii sevmem, dedi.
Annem hasta oldu.
Evimize geldi. Kumbaramızı kırdık.
Bütün yirmi beşlikleri ona verdik. Sonra çeyrekler kaldı. Onlarla da reçeteyi yaptırdık. O da zorlan.
-Ama annen iyileşti.
-Annem iyileşti ama paramız gitti.
İki gün yemek yemedim ben.
•••
Yazı yazmak için bana çiçek, kuş hürriyeti değil, içimdeki aşkın, deliliğin, oturmaz düşüncenin hürriyeti lazım.
Sait Faik Abasıyanık
Sayfa 56 - Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları
Peş peşe okuduğum dört Saik Faik kitabının ardından ki yaklaşık 70 civarında öyküye denk geliyor, bir durup soluklanmak, biraz okuduklarımı sindirmek, biraz da üzerimde biriken yükü boşaltmak maksadıyla bir mola vermek icab edince, bir semaver dibinden daha güzel bir köşe olamayacağını düşünüp çıkınımı buraya boşaltmaya karar verdim...

Gelin, incelememize Sait Faik'ten bir alıntıyla başlayalım bu sefer:

"Birtakım şeyler var ki başkalarına anlatıldığı zaman onlar üstünde hiçbir tesir bırakmıyor. Halbuki aynı şeyler, bende neler yapmamıştı?.."

İşbu alıntı, söze girmeden önce bir sigorta kabilinden eklendi buraya... Bu kadar Sait Faik yüklü bir halde, olur da şu satırları yazarken uçar gidersem ve birbirinden kopuk, anlamsız, hiçbir yere çıkmayan cümleler bırakırsam arkamda, geri dönüp beni anlayasınız, en azından halimi hayra yorasınız diye eklendi:)

Herakleitos'un çok sevdiğim bir sözü vardır; "İnsanın karakteri, onun yazgısıdır"

Bence, bu sözün hayattaki karşılığıdır Sait Faik... Orhan Veli'ye göre o, kırkını aşmış bir mahalle çocuğudur. Yani çocuk ruhlu ve halka bağlı, halkın içinde bir insandır. Haldun Taner onu, 'Sevimli bir aylak' olarak tanımlar. Onun 'aylaklığı' veya 'avareliği' en çok annesini üzer. Hayatı boyunca oğlunun 'gerçek bir işi' olmamasından, para kazanamamasından yakınıp durur. Oysa ki, babasından kalan işleri elinin tersiyle kenara iten ve hayatının bir bölümünü mirasyedi olarak geçiren Sait Faik, sadece yazarak da para kazanılabileceğini başta annesi olmak üzere herkese kanıtlamak istercesine avarelikten ona kalan izleri tek tek yazıya dökmeye başlar...

Rıfat Ilgaz bir anısında, Mahmut Zeki tarafından yayınlanan Zambak dergisinden Sait Faik'e yapılan bir iş teklifi için aracılık yaptığından bahsederek, Sait Faik'in teklifi ve alacağı ücreti öğrendikten sonra, ikisi arasında geçen bu konuşmanın bir de annesinin yanında yapılması hususunda kendisine ricada bulunduğunu anlatır. Amaç tabii ki, yazdığı yazılardan para kazanabildiğini annesine duyurmaktır:)

Bu arada, fark ettiniz mi bilmiyorum ama, ne kadar güzel bir tablo var karşımızda... Sait Faik, Orhan Veli, Rıfat Ilgaz, Haldun Taner ve burada adı geçmeyen pek çok değerli yazar, şair... Bu ekibe, Sait Faik'in o pek çok yerden aşina olduğumuz, bir teknede çekilen meşhur fötr şapkalı fotoğrafın sahibi Ara Güler'i de dahil edelim... Bizim bugün edebiyat diye okuduğumuz şeyin kanlı canlı yaşandığı bir dönemden bahsediyoruz... Ve ne ilginçtir ki, bu isimlerin pek çoğu, yaşadıkları ve yazdıkları dönemde kendilerini zar zor geçindirecek parayı anca kazanabiliyorlar. Sait Faik eserlerinin günümüzdeki telif hakkı Darüşşafaka Cemiyeti'ne ait. Eminim ki, Darüşşafaka'nın teliften bir yıl içinde kazandığı parayı, Sait Faik ömrü boyunca kazanamamıştır... Zaten kazanmak da istememiştir bence... Çünkü o ve onun gibi yazarlar zenginliğin banka kasalarında değil de sokakta, hayatın içinde olduğunu çoktan keşfedebilmiş şahsiyetlerdir neticede...

İşte bu yüzden, bu tabloya hayran hayran bakarken insan sormadan edemiyor; Yahu nereye gitti bu insanlar? Neden artık yoklar? Neden bizi terk ettiler?

Ah ne güzel olurdu, bir kahvehanenin köşesinde Sait Faik'in radarına takılmak... Önce şöyle bir süzerdi beni... Sonra yaşımı, nerede doğduğumu ve mesleğimi tahmin ederdi, hep yaptığı gibi... Sonra o anki halimden tavrımdan, hangi duygunun içinden geçtiğimi, ne düşündüğümü, nasıl bir insan olduğumu hesaplardı... Sonra ben her şeyden habersiz kalkıp giderdim kahveden; o ise kafasında yarattığı 'ben'den hemen bir öykü yazıverirdi oturduğu yerde... Ben, kendi bedenimde değil de onun yazdığı öyküde daha gerçek bir 'ben' olurdum muhtemelen... Ve muhtemelen, oradaki beni, kendimden daha çok severdim...

------------------------------

Orhan Veli'nin 'Macera' adlı şiirindeki o meşhur dizeyle yolculuğumuza devam edelim;

"Girdim insanların içine, insanları gördüm..."

İşte, dostunun bu güzel dizesi, Sait Faik'in de çıkış noktasıdır aslında... Öykülerinin yüzde doksanında bu gördüğü insanlardan beslenir Sait Faik... Öyle insanlar görmüştür ki o, bugün dışarı çıktığınızda göreceğiniz türden insanlar değildir onlar... Çünkü Sait Faik'in insanları sıradan insanlardır... Siz hiç günümüzde 'sıradan' bir insan gördünüz mü? Ne münasebet, olur mu hiç öyle şey!! Eğer size sıradan bir insan gibi göründülerse emin olun o sizin eksikliğinizdir. Çünkü gördüğünüz insan muhtemelen ya bir insan kaynakları müdürüdür, ya creative director'dür, ya user experience designer'dır, ya test engineer'dır, ya customer service representative'dir veya specialist'tir; hadi onlar değilse bile en kötü bir instagram annesi, bir twitter fenomeni veya bir youtuber'dır... Ama emin olun asla sıradan bir insan değildir!

Oysa Sait Faik'in insanları, dediğim gibi sıradan insanlardır. Onlarla her an her yerde karşılaşabilirsiniz; vapurda, tren vagonunda, balıkçı teknesinde, kahvehanede, çalgılı bir meyhanede, ıssız bir sokakta, bir kilise bahçesinde, bir lahana tarlasında, bir genelevde, bir ipek mendil atölyesinde, kısacası aklınıza gelebilecek her yerde Sait Faik'e bir öykü hediye eden sıradan bir insanla karşılaşmanız mümkündür...

Evet, Sait Faik avareliğinin, aylaklığının o kendine has sarhoşluğu içinde insanlara bakmış, onları görmüştür... Onların acılarını, kederlerini, sevinçlerini, yalnızlıklarını, aşk acılarını, geçmişten taşıdıkları izleri, gelecek kaygılarını, zaaflarını, tutkularını ve daha pek çok şeyi görmüş, gördüklerini öykülerine aktarırken eksik kalan kısımları kendi kişiliğiyle, kendi aşklarıyla, kendi zaaflarıyla, kendi yalnızlığıyla ve kendi hayalleriyle tamamlamıştır... O yüzden Sait Faik öykülerindeki her karakterde biraz Sait Faik vardır... Sait Faik'in kendisi ise, tüm ömrünü adadığı bu karakterlerin toplandığı bir beden gibidir adeta...

İşte bu yüzden, Sait Faik öyküleri bir 'insan resmigeçidi' gibi gözlerimizin önünden kayıverir gider... Önünüzden geçen her insan haliyle sizin de bir duygunuza, bir hatıranıza, bir hayalinize, bir aşk acınıza dokunuverir. İşte o an siz de 'sıradan bir insan olmanın' tadını çıkartırsınız...

------------------------------------------

Peki bugün neden aramızdan bir Sait Faik çıkmıyor diye başka bir soru takılıyor aklıma... Onun gördüğü ama bizim göremediğimiz şey ne? İnsansa, sürüsüne bereket... Olaysa, istemediğin kadar... Mekansa, gırla... Peki eksik olan ne?

Soruya bir yanıt vermek ve bir karşılaştırma yapabilmek adına bir Sait Faik'in gördüklerine, bir de kendi gördüklerime daha yakından bakmam gerekiyor sanırım...

Sait Faik her şeyden önce gerçek insan yüzleri görmüş. Kusurlarını saklamayı beceremeyen insanlarla bir arada yaşamış... Kahvehanede, kehribar tespihini ağır ağır çeken adamın uzaklara dalıp gidişini görmüş. Bir tren vagonunda, köyünden ilk defa dışarı çıkan bir adamın heyecanını görmüş. Bahçesine domates biber eken bir kilise papazının yaşama sevincini görmüş. Tek göz odada falcılık yapan bir kadının adeta maziyi bir film gibi önüne seren eski eşyalarını görmüş. Bütün gün insanlardan ayrı, sadece köpeğiyle dolaşan bir adamın gizlemeye çalıştığı, tüm hayatını vakfettiği aşk acısını görmüş. Şehrin en uzak köşesinde de olsa, kendi kahvesini işletebilmek için her şeyini feda eden bir garsonun azmini görmüş...

Tabii ki bunlardan çok çok daha fazlasını görmüş Sait Faik... Hayatın bu kesitlerini, bahçeden kır çiçeği toplar gibi tek tek toplayıp daktilosuna bir güzel yerleştirmiş...

Peki, dönelim bana... Ben ne görüyorum dışarı çıktığımda?

Her şeyden önce, tüm kusurlarını özenle süpürüp halının altına itmiş insanlar görüyorum. Hepsinin yüzünde aynı ifade var. Çünkü benim çağımın insanı her nedense kendini dış dünyaya her ne suretle olursa olsun mutlu ve kusursuz göstermek zorunda hissediyor... Sanki sadece yüzümüz değil, tüm duygularımız botox iğnesi yemiş gibi... Sanki yıpranmak, üzülmek, hüzünlenmek kanunen yasakmış gibi herkesin suratında o joker gülümsemesi... Tek gördüğüm bu değil, bakmaya devam ediyorum... Bitmek tükenmek bilmeyen bir hırs görüyorum. Sanki ölümsüzlük ilacının icadına denk gelen ilk kuşak bizmişiz gibi, o panikle sürekli birbirinin üstünü tırmalayan, alttan çelme takan insanları görüyorum... Çayını demleyip, balkonuna oturup gelen geçenin seyredildiği evini, apartmanını sanki deprem olmuş gibi koşar adım terk ederek, modern şehir gettoları olan konut projelerinin 5 insan boyundaki gri duvarları ve dikenli telleri arkasında kalan peyzaj yeşili hayata çıldırmışcasına koşan insanları görüyorum... Hatta o duvarların arasına girebilmek için bankadan ömür boyu ödeyecekleri miktarda kredi alan ve bunu başarı hikayesi olarak anlatan insanları görüyorum... Instagram hesabına 5 takipçi daha kazanabilmek için çoluğunu, çocuğunu, evini, mutfağını, hatta yatak odasını dahi deşifre edebilecek, tüm şuurunu sosyal medya hesaplarının like butonu altına gizlemiş insanlar görüyorum... Büyük bir gururla üzerine geçirdiği GAP sweetiyle ya da koluna bir kraliyet nişanı gibi taktığı MICHAEL KORS çantasıyla toplumda kendisine bir yer arayan, sınıfları dahi sınıflaştıran insanlar görüyorum...

Tabii benim bu gördüklerim ve sizinle paylaştıklarım, devasa bir kitabın ilk sayfası gibi... Gerisini zihninizde tahayyül edeceğinizi varsayıyorum...

Nihayetinde, Sait Faik'in neden Sait Faik olduğu, benimse neden Sait Faik olamayacağım sorunsalımız bir nebze de olsa açıklığa kavuşmuş oluyor böylelikle...

------------------------------------------

İşte böyleydi Sait Faik'in dört yanı denizlerle çevrili, o masmavi dünyasından bana kalanlar... Tam da bu dev metropolde, boğulma krizlerinden birini yaşamakta olduğum bir dönemde adasından yetişti ve kurtardı beni... Önce bir battaniye geçiriverdim sırtıma... Sonra çıtır çıtır yanan bir odun sobasının hemen yanıbaşındaki semaverden yeni demlenmiş çayımı aldım ve geçtim karşısına...

O anlattı, ben dinledim...
Ben dinledim, o anlattı...

Bu esnada radyoda da şu güzel şarkı çalıyordu... Duydum ki, bu şarkıyı besteleyen adam, Sait Faik'in öykülerinden ve Orhan Veli'nin dizelerinden ilham alarak bestelemiş şarkıyı...

https://www.youtube.com/watch?v=cLD1yYRjIyk

Herkese keyifli okumalar dilerim...
Siz hiç kahveye gittiniz mi ? Ben gittim, hem de çok gittim. Lisedeyken gittim, üniversitedeyken gittim, üniversiteden mezun olunca gittim. Şimdi gider miyim gitmem. Yahu şehirde kahveye mi gidilir, şehirde starbucksa gidilir. Oraya da ben gitmem. Köyde olsam ama öfff, kahveden çıkmam. Sabahtan akşama kadar kahvenin başını beklerim. Çay içerim, cigara içerim, Süleyman Dayım ile bu yıl ektiği mahsul üzerine muhabbet ederim, Halil Amcama uzaktaki oğlunu sorarım, Hasan dedemin ihtiyarlıktan çektiklerini dinlerim, masayı tamamlarsam iskambil oynarım, canım isterse falıma bakarım, bulmaca çözerim, gazete okurum hiçbir şey yapmazsam oturur hülyalara dalarım be.. Kahvede hiç yapılacak iş biter mi?

Kahvelerde insanlar gibidir, mevsimlerden etkilenirler, yazları başka kışları başkadır. Yazları ben pek sevmem, insanlar hep yorgun olurlar, işlerden konuşurlar. Kışın öyle mi ama ne iş vardır ne güç. Herkes kahveye gelir. İş güç derdi yoktur. Bu dert olmadı mı da değmeyin keyfimize. Dışarıda lapa lapa kar yağar. Kahvenin ortasında kocaman bir soba yanar. Sobaki ne soba, kocaman böyle. Kahveci Topal Hasan kocaman bir kütük getirir içine atar. Gümbür gümbür yanar, kıpkırmızı kesilir. Millet sobaya sarılır, ohh sıcacık. Dışarıda her yer buz kesmişken sobanın dibinde olmak gibi var mı be.

Ben tüm kış sobanın hemen yanına otururum, sıcak gibisi var mı be, kemiklerim ısınsın biraz. Oturur çayımı içer, muhabbeti dinler, etrafı seyrederim. Bazısı hiddetli muhabbete dalar, bazısı uyuklar, bazısı derini hülyalara dalar, bazısı iskambil oynar, bazısı televizyon seyreder ben sadece onları seyrederim. Birisi daha göründü buğulu camların ardından. Üstünü silkiyor. Külahını çıkardı, kapıyı açtı içeri girdi. Hasan Dede’ymiş. Ulan be, bu adam da hem ihtiyarlıktan şikayet eder hem karda kışta o kadar yolu teper kahveye gelir. Kim bilir yolda kaç kere düşüp şaşmıştır. Senin evinde soba yok mu be, otursana başında sıcacık, ne işin var bu karda. Her Allah ‘ın günü buradasın. Nene ne yapacak kendi başına evde. Kapıyı açar açmaz yüzünde bir ferahlama. Yine geldim, başardım, ısınmayı hak ettim, biz eski toprağız pabuç bırakır mıyız ifadesi. Daha sobaya beş metre varken uzattı titreyen ellerini. Gözlükleri de girer girmez buğulandı. Çek bakalım Hasan Dede bir sandalye sobanın başına. Hasan Dedeme bir çay benden.

İşte bu da bir hikaye tadında inceleme. Kahvelerin sıcaklığını, samimiyetini, Sait Faik’in eserinin ismini niye Mahalle Kahvesi koyduğuna dair bir öngörü. Hikayenin sonunun merak ediyorsanız; bir dönem çok kar yağdı belki yarım metre belki daha da fazla. Hasan Dede üç gün kahveye gelmedi, dördüncü gün ölüm haberini aldık, diyebilirim çok başka finallerde yazabilirim. Hem insan da öldürmek istemiyorum hikayelerim de, onlar gerçekten yaşayıp ölmüş gibi hissediyorum (Sait Faik). Buradaki konumuz Sait Faik ve hikayeleri, hikayelerine seçtiği isimler. Kendi hayatını anlatıp kitabın ismini Lüzumsuz Adam koyması. Doğayı ve adayı anlattığı kitabını ismini Son Kuşlar koyması, hatta orada bir cümlesi vardır Faik’in; biz yaşadık, gördük. Ah be çocuklar en çok sizin için üzülüyorum, siz ne göreceksiniz, diye. Neredeyse her cümlesinden ölüm ve yalnızlık akan, kendinin de son kitabı olduğunu bildiği Alemdağ’da Var Bir Yılan. Samimiyeti, sıcaklığı, güzel insanları anlattığı Mahalle Kahvesi.

Ah be Faik seni ne zaman anlatmaya kalksam içim burkuluyor, ciğerim yanıyor. Ne güzel şeyler yazmışsın yine. Kahvedeki gözlemlerin, polislerin evine gelip “o kestaneci çocuğu kurtaralım, adam olsun, okusun,” dedikleri Kestaneci Dostum , benim en çok sevdiğim hikayelerinden biri olan Plajdaki Ayna, Karanfiller ve Domates Suyu, aslını kaybedip tekrar yazdığın Ermeni Balıkçı ve Topal Martı, Sinağrit Baba… Daha neler neler.. Her kitabın ayrı bir tat, her kitabın her hikayen bambaşka bir dünya.

Ulan be Sait, bunları nasıl gördün, nasıl duydun, nasıl yazdın? Nerelere gittin nereleri gördün, kimler sana neler yaşattı? Bilmiyorum belki de bir yerlerden yazdıklarımı görüyorsundur, okuyorsundur. Senden ilham alan, senin büyüklüğün gören, yaşadıklarını hisseden insanlarda var yeryüzünde. Belki üzülüyorsundur belki seviniyorsundur. Kim ne kadar bilir seni, ne kadar insan, ne kadar derin bir insan olduğunu. Yalnız şunu bilki o kısacık ömründe öleceğini bile bile yazdığın; yalnızlık, hüzün kokan hikayelerini birileri senden yüzyıl sonra okuyor, tekrar tekrar okuyor, hikayelerin arkasındaki o Sait Faik’i görüyor senden ilham alarak hikayeler yazmaya çalışıyor.

En derin saygı ve en içten sevgilerimle…
Koleksiyonculuk ne zengin adam işidir ne gariban işi. Kimin işidir diye sorarsanız, keyfi adam işidir. Bilmem siz keyfinize ne kadar düşkünsünüzdür. Bana sorarsanız, ben az düşkünümdür de çevrem pek öyle demez bu işe: “keyfe keder” derler, “senden rahatını görmedim” derler, “bu dünya sana güzel” derler bazı ağzı bozuklarda çeşit çeşit şeyler derler. Kimi pul toplar kimi plak ya; ben de kitap toplarım. Daha doğrusu toplamaya çalışırım.

Altın Kalem Serisine heves etmiştim bir ara Hayat Neşriyat’ın; çok da güzel, değerli kitaplar; çevirmenleriyle, kitap kaliteleriyle tam koleksiyonluk. Yahu dedim kendi kendime << Sen bu kadar değerli şeylere layık mısın, evvela bunlara bakamazsın, yarın bir yerden bir yere göçersin ziyan olur güzelim kitaplar; bırak da kadir kıymetini bilecekler toplasın>>. Cemal SÜREYA’nın ‘Papirüs’ üne meylettim sonra, bundan da caymam uzun sürmedi, birkaç sayısı durur hale elimde. Koskoca Cemal SÜREYA’yı popüler kültüre kurban etmişler, gerçi kimleri etmediler ya.

Bugünlerde yeni bir hevesim var, Bilgi Yayınevi’nin Sait Faik Serisi. Yalnız mavi kapaklı olanlarına, onu da özellikle belirtmek isterim. Onlar iki çeşittir ya; mavi ve yeşil, ben yeşili pek yakıştıramam Faik'e o mavidir; deniz mavisi, umudun mavisi. Onların peşinden koşuyorum. Koştuğum da iki kitapçı. Birine her hafta giderim, bazen haftada iki kere, diğerine ayda bir. Çoğumuz sahafları çok sever ya, ben pek rahat edemem oralarda. Dağınıklığı boğar beni. Benimkiler içtimaya çekmişler kitapları, soyadı sırasına göre, yerli ayrı yabancı ayrı. Girer girmez başlarım kontrole önce yabancı, Auster’den Zweig’a. Yerlide en baştan dördüncü rafa gelince bir tatlı huzur kaplar içimi.

Faik yeni bir meyhane keşfettim, derim. << Biz şu Beyoğlu’ndakine gidelim, orası bu saatte iyi olur,>> der. Çıkarız yola. Tramvaya binelim, derim, “Yürüyelim” der, “Daraldım”. Pek daralmaz o bilirim ya, yine de bozuntuya vermem. Belki iki tanıdıkla muhabbet edecek, belki iki güzel kız görecek. Tanımadığı da yoktur keratanın, kestanecisinden, sandalcısına; martısından, kedisine. Geçtiğimiz tezgahlardan, bir avuç kestane alır bir avuç leblebi. Para da vermez. Kimse de bir şey demez ona. Hop, derim, <<şiişştt>> der, << bizim aramızda para geçmez>>. Gökyüzünü gösterir,<< Bu>> der, << topal martının kardeşi, sen bilir misin topal martıyı>>, yok, derim, anlatır. Meyhaneye geliriz, herkesin gözünün içi parlar. Bilirler bizim Faik’i, az çok herkesle bir hoşbeşi vardır. Sonrası eğlence cümbüş sabaha kadar…

Burada biraz da bizim Faik’den bahsetmeli: Faik’i herkes avare bellemiş, demiş ya bir yerlerde, hikaye yazmayı iş saydığım için başka iş yapmam, zannederler ki Faik serserinin biridir. Serseri değildir de avaredir, onun avareliği de bilgeliktendir. Şimdikiler gibi boşluktan avarelik yapmamıştır, bu onun hayat felsefesidir. Yoksa şimdiki değme aydınlara taş çıkartır hem de 1940’lardan gelerek. Kolej mezunudur zira, bu yetmemiş İstanbul Üniversitesi’nde edebiyat okumuştur bu da yetmemiş yurt dışında yıllarca eğitim almıştır. Türkçe Öğretmenliği de yapmıştır da hayatı avarelikte bulmuştur.

Hikaye de yazar Faik hem de bol bol. Öyle cümleler kurar ki, hem o anın görüntüsünü hem de duygusunu verir 5-6 kelime de. Hikayeleri hayat doludur. Demedi mi zaten, Bir insanı sevmekle başlar her şey, diye. Sait Faik’in bu düşüncesi bana da tezahür etti zira. Önceden -beni bilen bilir- karamsarın tekiydim, hem de öyle böyle değil. Faik ile tanıştığımdan beri bir yaşama sevinci doldu içime. Dünyayı farklı gözle görür oldum, dünyayı insanları sevdim.

Sait Faik hikayelerinden birkaç öneri; “Dülger Balığının Ölümü”, “Sinağrit Baba”, “Ermeni Balıkçı ve Topal Martı”.

Bu incelememi gönlü güzel kendi güzel kardeşim Yağmur. ’a ithaf ediyorum.

Bir de güzel bir şarkı.

https://www.youtube.com/watch?v=8BrWwloqGis

Herkese keyifli okumalar dilerim..
Dostum Faik;

Ey koca Sait! Bakma koca diye seslendiğimi bilirim sen kendini koca görmezsin, ne yaşlanmış görürsün ne de kocamış. Sen kendini her zaman işe yaramayan, kimsenin sevmediği, sevmeye layık olmayan bir lüzumsuz olarak görürsün. Sırası gelmişken sorayım, bir insan kitap yazar içinde kendini anlatır da nasıl ismini Lüzumsuz Adam koyar? Vallahi bir alemsin. Senin hakkında üzerinde düşündüğüm en büyük konu bu bir insan kendini nasıl lüzumsuz hisseder, düşünmekten öte hissediyorum. Biliyorum ki düşünmek ile hissetmek farklı şeylerdir. Ben seni hissediyorum. O güzel hikayelerin arkasındaki Faik’i görüyorum. Kendi cam fanusunun içinden dünyayı seyreden bir Faik. Görülen hiçbir müdahale de bulunulmayan sadece seyredilen bir dünya. Bu nasıl bir yalnızlık?

Biliyor musun günümüzde çocuklara okutuyorlar seni, çocuk kitabı olarak görüyorlar kitaplarını. Biliyorum sen bundan memnun olursun, seversin çocukları ama bu çok trajik bir durum değil be Sait. O kocaman yalnızlığı, huzursuzluğu, lüzumsuzluk hissini çocuklara okutmak vicdansızlık değil mi? Zannediyorlar ki Sait Faik sevgiyi anlattı. Demişsin ya bir yerde “Bir insanı sevmekle başlar her şey,” diye, bu söz herkesin diline pelesenk olmuş. Senin adın geçince bu sözü hatırlıyorlar. Oysa bilmiyorlar ki devamında da “burada bir insanı sevmekle bitiyor” dediğini. Balığı öpme anın var bir de. Sonra martılara, denize, doğaya olan hayranlığın. Düşünüyorlar ki Sait Faik’in o kadar büyük bir sevgisi vardı ki denizde balıkları öpüyordu. Bilmiyorlar ki sen insanlara sunamadığın sevgiyi doğaya sundun, insanlarda bulamadığın aşkı balıklarda, martılarda aradın. Ah be Sait öpecek insan vardı da biz mi öpmedik, sevilecek insan vardı da biz mi sevmedik.

Yahu Sait sen bu insanlara nasıl katlandın, onlardaki derinliği, masumiyeti nasıl gördün? Ben her baktığımda içlerindeki kini, öfkeyi, kötülüğü görüyorum. Herkes gibi güzel şeylere inanamıyorum, yok bulamıyorum. Sen buldun mu? Bulsan avare avare gezmezdin, doğaya bu kadar hayran olmazdın. En azından senin Orhan Veli’nin vardı be Sait, biz de o da yok. Hayatı daha yaşanılabilir kılan bir Orhan Veli. Bulduğun yerden diyorsun ki bırak bun insanları be İbrahim küçük insanların yanına git, bir balıkçı köyünde yaşa. Olmuyor be Sait vazgeçemiyoruz, biz bir Ece Ayhan değiliz ki her şeyimizi bırakıp gidelim. Bize müstehak belki de böyle bir yaşam.

Bu arada yakında Burgaz Ada’ya geleceğim. Aslında İstanbul’a hiç gelmek istemiyordum ya, sırf senin için geleceğim. Bir göreyim yaşadığın yeri, toprağını. Neler yapmışsın nerelerde yaşamışsın. Mezarına da gelirim, dayanabilirsem elbet. Bir avuç toprak alırım mezarından bir kavanoza koyar saklarım belki de bir bitki ya da bir dal. Saklarım senden bir hatıra olarak. Hikayelerde yazma çalışıyorum senin gibi, senin gibi olamaz ya işte lafın gelişi. Belki diyorum muhayellim de güzel şeyler yaşarım, güzel şeyleri yaşatmaya devam ederim. Ben de kendi cam fanusumdan dünyayı yaşamaya devam ederim. Belki belki belki her şeyimiz bir belki, inanmak için.

Söylemeden edemeyeceğim mektubumu kapatmadan. Yakın zamanda Yaşar Kemal kampı yaptık. Bilirim sen seversin Yaşar Kemal’i. Kaç notunda yazmıştın, dostum Yaşar diye, hem Mark Twain ödülüne aldığında tek ropörtaj verdiğin kişi değil miydi? Bir gülümseme belirdi yüzünde görüyorum. Belki ileride senin kampına da yaparız, sen ve Orhan Veli. Kendinden ziyade Orhan Veli’nin anılmasına sevinirsin bilirim. Merak etme katılanlar ve gönlü bizimle olanlar çok iyi insanlar, yürekleri hem senin hem Orhan’ın sevgisi ile dolu. Yalnız bana bir fenalıklar dokundu, ona da değinmeden geçemeyeceğim. Cam fanusumu kırdılar, beni güzel şeylere inandırdılar. Onlarsız dünya çok daha zor olacak. Dedim ki, bir balıkçı köyünün sakinleri olsak, rızkımızı denizden çıkarsak hep beraber yesek, içsek, dünyanın güzelliklerin yaşasak.
Geldiğimde görüşürüz. En kısa sürede cevabını beklerim, mektuplarımı eksik etmeyeceğim bilesin.

En derin saygı ve en içten sevgilerimle. Seni yüreğinin en derinlerinde hisseden İbrahim.
Ne vakit üzerimde kara bulutlar dolaşsa Sait Faik okurum. Yaşama karşı o karamsar, kırgın, kızgın ve öfkeli hissiyatımı hemen dağıtıverir. Sait Faik gibi tutunmayı, sevmeyi ve âşık olmayı arzularım. Hayatı, onun gördüğü gibi görmeyi isterim. Ermeni esmer güzelini, yaşlı anasını, kahveci çocuğu, topal martıyı ve sadık köpeği… Tıpkı onun gibi sahiplenmeyi, kayıtsız şartsız her şeye sevgi duymayı isterim.

Mümkün müdür Sait Faik kadar naif olmak? Peki, bir gün bu topraklardan göç edeceğini bile bile sahiplenmek denizi, kuşları ve ağaçları… Ya din, dil, ırk fark etmeksizin imamına, papazına, Ermenisine, Türküne, Kürdüne sadece insan olduğu için saygı duymak ve sevmek…

Laf aramızda bizden biridir Sait Faik, onun için “bizim Sait” derler buralarda. Burası da, bildiğin varoş arazilerden. İşte bu sebeple bizim buralar; Sait Faik’in hikâyesinden fırlamış da gerçeklikte kendine yer edinmiş gibidir. Kahveci Hasan, Berber Taci, Bakkal Mustafa ve Suriyeli Tamirci Çırağı Affan. Affan ki ne Affan! Bir gün Zafer Abi’nin tamirhanesinde Affan’ı ağlar bulduk. Bu Affan yedi kardeşmiş savaşta üç abisini kaybetmiş şu an evin en büyüğü ve yatalak babasının çalışamadığı bu zor günlerde kardeşi ile eve ekmek götürmek zorunda olan, hayatın tüm zorluklarını sırtlanmış savaş mağduru çocuklardan. İnsan söylenmeden edemiyor; şu çocuklar için yapmayın efendiler, savaşın kazananı olmaz! diye lakin bende biliyorum ki bunlar boş lakırdı. Kendi sesim kulağıma zor ulaşırken kime neyi duyurabilirim. Neyse ne diyorduk, he Affan’ı ağlar bulduk. Ağlamasının sebebi de yan tamirhaneden gelen Necati Usta Krikoyu almış, Zafer Usta bana emanet etti de emaneti koruyamadım diyeymiş. Çocuk işte.

Medarı Maişet yani geçim aracı; farklı lakin hayat zorluğu aynı insanların hikâyelerini önümüze seriyor yazarımız romanında. İşin aslı bizim Sait, yine bize bizi anlatıyor. Belki Hasan’ı, Taci’yi, Affan’ı anlatmıyor ama Melek’le, Hikmet’le, Ali Rızayla bizim hikâyemizin insanlarına selam yolluyor kitabın satır aralarında.

Öyle de kendine has bir anlatımı var ki; yazımındaki farklılık ve ustalık diğer yazımlardan hemencecik kendini ayırır. Farz-ı misal Melek ile başlar yazımına ve okur olarak biz tamam Melek’in öyküsüne şahit olacağız derken birden Ali Rıza’ya geçer ve oradan da Hikmet’e derken farklı öykülerin farklı kahramanlarının hikâyesine tanıklık ederiz. Bir anlamda yazım; karakterlerin bayrak taşıma şölenine dönüşür.

Medarı Maişet Motoru da böyle bir kitap işte. Değerli Meltek’nin dediği gibi “Sait Faik’in hikâyelerinde yaşamak isterdim. Orada kendime bir dünya kurabilirdim. Bir kuşun bir su birikintisinde banyo yaptığını izlememiş olanlar giremez mesela o dünyaya. Bir balığı hayal ederken asık suratlı olarak canlandıranlar da. Ya da bir sokak köpeğine selam vermeden geçip gidenler de giremez. Bir kadının ellerine bakıp dünyayı güzelleştirenin onlar olduğunu bilmeyenler hiç uğramasın kapıya, uyarı asmak gerek.”
Yahu ben mi Sait Faik diye ayrı bişeyler aldım okudum anlayamadım..ben Birtakım İnsanları gördüm aldım sahaftan .. eve bir geldim açtım baktım : can-kan mozart düeti gibi..beynimden vuruldum..dili güzel ama kurgu karmaşık demeyim de salla parti geldi bana.. 4 ayrı birbirine paralel gider gibi gözüken hikaye anlatılmış , bunlarda kitabın sonunda birleştirmiş bir şekilde ama eh iste kıvamında.. yani onuda nasıl yapmış dersen : canım güzelim çini vazoyu alıp atıyor yerlere...sonrasında Metin Şentürk'ün eline veriyor priti ..eee? al birleştir.. BÖYLE ZULÜM MÜ OLUR ARKADAŞ?!?!! CAN BU! birde hikayenin arasında kişilerin anılarına hiç girizgah yapmadan bodozlama girmesi beni kaoslara sürükledi.. nasıl anlatayım sanki rusyada bir kına gecesi varda binbir tane apayrı isimle tokalaşıyorum hissi yaşadım ..nasıl mı ? hemen aktarıyorum bkz:

-"merhaba ben ilya şevçenkova.. türkiye ye gelip mavi turla antalya'yı görecegim bu sene.."

-"merhaba ben krilov kukukava.. Ohhhh mösyö Tuco Herrera!!! inanırmısınız şu uçak tribinden sonra ayaş domatesinin o güzel tadını arar olduk..."

-"merhaba ben alexander piotr ..bakunin'in kars digor doğumlu olduğu iddaasına ne diyorsunuz"?

-"merhaba ben olya savarona ..türkiye de yangın tüpü işine girsem sizce bana getirisi ne olur ?"

-"fyodor koridorr bendeniz.. zatıalinizin başarılı bir müteahhit ve parlementer olduğu bilgisi çalındı kulağıma.. sizce bir sonraki seçimlerde bağımsız aday olarak kastamonu'dan kulvara katılsam nasıl olur ? karaduta yatırılmış avakado sever miydiniz bu arada ?"

gibi..


sizede olmuş mudur bilmem.. hani böyle uyurken bazen kafanız yataktan sarkar.. o an rüyanızda helikopterden düşmeli aksiyonlara koşarsınız da bir uyanırsınız başınız kaşarlı tostun kenarından yerlere akan erimiş kaşar moduna geçmiş ranzanın köşesinden ..bu kitabı okurken o uykuyla uyanıklık arası hali yaşadım.. bir türlü tam adapte olamadım..
Sait Faik okumak beni hüzünlendiriyor. Bu incelememi kabul ederlerse elbet;
Sevgili abim beni her sürekli destekleyen, Metin T.

Her cümlesiyle beni destekleyen, yaşadığımı, hissettiğimi anlayan, Muzaffer Akar

Ve değerli dostum, kıymetli insan, yazdıkları ile beni benden alan; https://1000kitap.com/rastafaryan_papaz ithaf ediyorum.

Her şeyde olduğu gibi hüzünlenmek de dostlarla kıymetli. Sevgi ve saygılarımla abiler..

Şu insanoğlu ne garip yaratık. Habire hayaller kurar, olur olmaz hayallere dalar. Şöyle yapacağım böyle yapacağım. Milli piyango çıkarsa, parayı bulursam, emekli olunca.. Yahu parayla hayal mi olur, hayal dediğin bedava olur be, hele şu emeklilik hayali olanlara az kızmıyorum, ihtiyarladıktan sonra ne hayali. Benim de hayalim var be, hem öyle paralı değil hem de gençlik hayali var mı diyeceği olan?

Benim sizin gibi hayallerim olamaz. Evvela para beni sevmez sonra ben parayı sevmem. Para dediğin fena bir şeydir, insana türlü türlü bilinmedik huylar edindirir, iyisi mi buldun mu yemeli. Sonra ben yaşlanacağıma da inanmam, hep 45-50 yaşlarında ölüverecekmişim gibi gelir. Bir gün bu hissimi bir dostuma açmıştım da, “yok ya,” demişti, “adamda hayallere bak, dünyanın kaymağını yiyecek sonra ölüverecek var mı öyle yağma, daha neler göreceksin neler,”. Ruhu şad olsun, demeyeceğim dost üzerinden hikaye olmaz. Biz hayallerime geri dönelim. Bir de bir gün bu gençlik hayallerimin gerçekleşmeyeceğine inanırsam, bir vapura binerim, sağıma soluma bakarım, kimse beni görmüyorsa kendimi denize bırakıveririm.

Bizim köy bir dağ köyüdür, yeşillikler içinde.. Köyün hemen ötesinde bir bahçem olsun. Tarlalarına giden çiftçileri, hayvanlarını güden çobanları seyredeyim. Bahçeme etrafı ağaçlı virajlı toprak bir yoldan gidilsin. Yol yazın tozu toprağa katsın kışın çamura batsın. Bahçemin kendi çapında tahta bir kapısı olsun, üzerinde “Lüzumsuz Adamın Çiftliği” yazsın. Girişinde ezile ezile düzleşmiş küçük bir alan, alanın ortasında plastik bir masa ve sandalyeler, üstünde gökyüzünü göstermeyen yüzyıllık meşe ağaçlarının dalları ve yere düşen koyu gölgeleri. Sağ yanda küçücük bir çeşme olsun buz gibi suyu şıldır şıldır akan etrafı otlarla kaplanmış, çeşmenin yanından iki yanı çiçekler donatılmış bir patika gitsin yamacın sonundaki tek oda derme çatma evime. Alanın sol yanında en başta bir şomine, iki yanı kırmızıdan is siyahına dönmüş duvarları olan. Şominenin yanında indirme olsun, dört direk üzerine dikilmiş, sactan çatısı olan. İndirmenin içinde; en dipte tahta divan, divanın önünde küçük tahta bir masa, divanın ayak ucunda bir komodin. İndirmenin hemen yanında iki koca ağacın arasına gerilmiş, ipten kocaman bir hamak. Baştaki ağacın gövdesine çakılmış bir tahta, tahta üzerinde bir kasetçalar içinde her zaman Aşık Mahsuni çalan.

Alanın sonunda bir havuz olsun, kocaman değil ama kendi çapında 8-10 karık yeri sulayacak kadar. Havuzun içinde çeşit çeşit balıklar. Havuzdan sonra küçük 7-8 karık bir bahçe; sarı çekirdekli domatesleri, mis kokulu salatalıkları, acı patlıcanları, yeşil biberleri, sırık fasulyeleri yetiştirebileceğim. Karıklardan sonra kocaman bir fındık bahçesi olsun, 100 fidan kadar. Fındık ağaçlarından kalan köşede seralarım olsun iki üç tane, yaz kış içlerinde oyalanabileceğim. Bahçemin kenarlarında ağaçlarım küçüklü büyüklü. Kızılcık, şeftali, ayva, elma.. Sonra ıhlamur ağacı olsun mesela mevsiminde etrafa mis gibi kokular yaysın, kestane ağacı olsun dostlarla sonbaharda kestane pişirelim.

Tek oda evimin içinde bir divan, divanın başında tahta küçük bir masa, masanın üzerinde yazdıklarım, onların kenarında bir radyo eski model, evin öteki köşesi soba, duvarın birinde divan misafirlerin oturup gerektiğinde yatabileceği, diğer duvarda bir komodin, komodinin üzerinde duvara çakılmış küçük ayna..

Yazın çiftçiler gelsinler buz gibi suyumdan doldursunlar. İbram amca naptın, desinler. Çobanlar gelsin muhabbete, iki soluklanmaya vakit geçirmeye.. Kışın avcılar gelsin sobamda ısınmaya. Sebzelerimden, meyvelerimden koparıp hepsine ikram edeyim. Mısırlarımdan toplayıp közleyeyim her biri için ayrı ayrı. Onlar için şöminemin üzerine bir semaver koyayım, yaz kış altı yansın gelip gidene ikram edeyim. Arada rahat yok mu sizden nerelerden kaçtık buraya geldik yine kurtulamadık, diyeyim, onlar gülüp geçsinler.

Gidince, “bu adam kadar delisini görmedin, ne güzel işi vardı, her şeyini bırakıp buraya yerleşti,” desinler. Bazısı çıkıp bir şehir efsanesi uydursun; “ Çalıştığı yerde bir iş buyurmuşlar, haksız, hukuksuz, yapmam ben bu işi demiş, yapacaksın demişler, istifa etmiş,” desinler. Gençlere anlatsınlar hiçbiri inanmasın; “ Sevdiklerinden öyle diyorlar, o hep buradaymış, babadan miras kalmış, hiç çalışmamış” desinler.

Ben deliliğime doymayayım, semaverim bu yanmaya bu sıcacık hayallerimi ısıtmaya devam etsin. Meyvelerimi toplayayım dallarından, sebzelerimi koparıp koklayayım, hikayelerimi yazmaya devam edeyim. Aşık Mahsunim çalsın bir yandan, diğer yandan radyom. Suyum buz gibi aksın, semaverim yanmaya devam etsin.

Kitap inceleyecektik nereden nerelere geldik. Sait Faik böyledir, onu okuduğunuzda hayatın anlamını kavrarsınız her şeyi bırakıp avarelik edesiniz gelir. Hayat bir yandan akmaya devam etse de siz hayalinizdeki dünyayı yaşarsınız.

Sait Faik gerçekten çok farklı bir adam. Ben kitapların tekrar tekrar okuyorum, özellikle 1950 yılından sonra yazdıklarını. Her defasında da ayrı hüzünleniyorum, oturup ağlayasım geliyor. Özellikle Alemdağ’da Var Bir Yılan’ı okuduğumda; ağlayabilsem oturup tüm gücümü tüketene kadar ağlarım. Son zamanlarda haksızlık ettiğimi anladım kendisine, 1950 öncesi hikayeleri şefkat dolu, hayatı sevmeye dair. Bu yıl ayrımını koyuyorum çünkü Sait Faik 1950 sonrası hikayelerini birkaç yıl içinde öleceğini bile bile yazıyor. Alemdağ’da Var Bir Yılan’ı yazarken yataktan kalkamayacak durumda olduğu hikayeleri var. İsyan eden, okuyucuyu düşünmeden, tüm hikayeleri zihninde yaşayan bir Sait Faik. Bu nasıl bir şey Allah’ım ya, öleceğini bile bile yazıyorsun, hikaye kovalamaya devam ediyorsun. Sait Faik’i de Sait Faik yapan o hikayelerdir ama. Sadece önceki hikayeleri ile kalsaydı yine belirli aşamayı kaydetmiş olurdu ama bu kadar etkili olur muydu bilemiyorum.

Neyse daha fazla devam edemeyeceğim. Bu kadar yazıyı okuyan herkese çok teşekkür ederim. Hayallerinizin peşinde koşmaya devam edin, peşini bırakmayın. Sait Faik’i 48 yaşında öldüren bu hayat size neler yapmaz.
İki de video sizin için;

Bedri Rahmi Eyüpoğlu’nun kalemindin, Sait Faik
https://www.youtube.com/watch?v=92xVLzCc7WA

Sonunda bir sürpriz var:
https://www.youtube.com/watch?v=gDYSY0VuvIM
Herkese keyifli okumalar dilerim.
Edebiyatımızın sevimli aylağı Sait Faik Abasıyanık. Türk Çehov'u, İstanbul hikayecisi, sorumlu avare, sokaktaki adamı en iyi anlatan. Hayatımızın bir köşesinde kesinlikle tanımışızdır o meşhur şapkasının altından gülümseyen bu mutlu adamı. Hiç hikayesini okumasak bile, en azından şarkılardan öğrenmişizdir; “Kiraz mevsiminin sevişme vakti olduğunu”, “Bir insanı sevmekle başladığını her şeyin” ya da arkamızdan gelen “Hişşt hişşt “ seslerini.

Mutlu bir adam mı? Kitaplarına bakarsak öyle. Semaver, Havada Bulut, Sarnıç, Lüzumsuz Adam, Şahmerdan ve daha bir çok kitabı, yüzlerce öyküsü var Abasıyanık'ın. Hemen hepsinde gördüğümüz; insan sevgisi, doğa aşkı ve İstanbul. Güzel ve duru kelimelerle hikayelerinde insanı mutlu eden bir yazar. Şu ana kadar okuduğum kitaplarından tek bir kelime çıkarmam gerekseydi kesinlikle "sıcak"olurdu bu. Gerçekten güzel bir insan Sait Faik ve o sıcaklığı başından sonuna okuyucusuna yansıtıyor.

Şu ana kadar diyorum, çünkü yazarın ölmeden önce basılan son kitabı olan “Alemdağ'da Var Bir Yılan”da alıştığımız Sait Faik'i göremiyoruz fazla. Burada şöyle bir girdi yapmak istiyorum. Sitedeki kitap incelemelerinde çoğu okurun Sait Faik'e ilk olarak bu kitapla başladığını görüyorum. Bence farklı herhangi bir kitabı (Semaver, Sarnıç, Mahalle Kahvesi vb.) Sait Faik'i tanımak için çok daha iyi bir seçenek olacaktır. Tabi ki diğerlerinden daha değersiz bir kitap değil bu. Açıkcası kendime en yakın hissettiğim hikayeleri bu kitapta yazarın.

Gerçekten de önceki kitaplarındaki o İstanbul aşığı, sokak satıcılarına, balıkçılara, mahalle esnafına, işsizlere, serserilere, başıboş köpeklere, martılara , hemen her şeye sevgiyle yaklaşan Sait Faik'i göremiyoruz bu kitapta fazla. 40'lı yaşlarının ortalarını geçmiş, bazı kırgınlıklar, küskünlükler yaşamış, kitaplarının yayınlanmasına rağmen fazla para kazanamayan, yalnız, arayan bir insan var çoğu hikayede.
O çok sevdiği İstanbul'a bile küsmüş Alemdağ'da Var Bir Yılan öyküsünde, (#31789039). Evet , “Bir insanı sevmekle başlayacak her şey” diyor ama “İstanbul'da insanı sevince herşeyin bitiyor”u da ekliyor cümlenin sonuna. Çarşıya İnemem ve İki Kişiye bir hikayede her zaman severek anlattığı insanların iğrençliklerini de gösteriyor okuyucuya.

Panco var çoğu hikayede (Başta Panço sandım, ama her yerde Panco diye geçiyor). Panco'nun kim olduğunu kitabın ikinci hikayesinde öğreniyoruz. “Yalnızlığın Yarattığı İnsan” Panco. Yalnızlığı öyle güzel anlatıyor ki Sait Faik bu hikayede, milyonlar içinde yalnız olan yazarın hissettiği o kavun acısı sizin de içinize oturuyor. Panco kimi yerde ismiyle koyun kürkünden platosunun yakası, bembeyaz suratı, çıbanı ile belirsiz bir karakter olarak çıkıyor karşımıza. Kimi yerlerde ise isim vermeden bir dert ortağı, bir yoldaş ya da bir sevgili olarak. İşte bu sevgiliyi çağrıştıran cümleler yüzünden bu kitaptaki bazı hikayeleri “eşcinsel bir manifesto” olarak tanımlayanlar da mevcut. Toplumun yaşamasına izin vermediğinin kırgınlığıyla, yazarın kendine bir sevgili yarattığını söyleyen. Ben, ama, ne kadar doğru bilmiyorum, Panco'da kendisini hayal ettiğini düşünüyorum yazarın, yalnızlığın, kimsesizliğin, toplumsal düzendeki çirkinliklerin, sahteliklerin etkisiyle. Ama tam olarak bilemiyorum herkes gibi.

“Alemdağ'da Var Bir Yılan” Sait Faik hikayeciliğinin doruk noktası benim için (topu topu dördüncü kitabı bu okuduğum, o yüzden kale almayın fazla). Belki türk edebiyatındaki en iyi hikaye kitaplarından biri. Kitapta 17 hikaye var, o Marquez tarzı büyülü gerçeklikten sürreale kadar kayan hikayeler, yalnızlıkla dolu hikayeler, her şeye rağmen içinde hayat sevgisi bulabileceğimiz hikayeler, “Sait Faik hikayelerini nasıl yazar ?” sorusuna cevap bulacağımız hikayeler, insan hikayeleri, hayvan hikayeleri, güzel hikayeler. Hepsi güzel. Çünkü kaç yaşında olursa olsun, hep güzel insan Sait Faik.

Öldüğünde topu topu beş- on bin okur varmış Türkiye'de 20 milyonun içinde, arkadaşı Adnan Benk'in Dünya gazetesinde yayınlanan “ Sait Faik'i Yaşatamadık” yazısında yazdığına göre. Sokağında, mahallesinde kimse göz yaşı dökmemiş ardından. Umarım şu anda Panco'yla; kendisini seven, okuyan, anlayan İbrahim (Sisifos) gibi okurları, o her zamanki gülen gözleriyle seyrediyordur yukarıdan. Kendisi sayesinde mutlu olanların sayısı her geçen gün artıyor çünkü.
Liseye bu sene başlayan ufak oğluma edebiyat hocası tarafından okuyacaksınız zorunluluğu getirmesi üzerine okumayı sever umuduyla birlikte tekrar okuduğumuz eser... Oğlum, pek kitap okumayı sevmiyor, pek değil hatta hiç . Bir ara Behzat Ç dizisi revaçta olunca birden Emrah Serbes hayranı oldu, aha dedim işte şimdi okumaya devam edecek; ta ki şu vicdanlı vicdansız spekülasyonlarının bir hafta boyunca gündemimizi meşgul eden trafik kazası olana dek... Bak gördün mü anne oku oku diye zorladığın kitapların yazarları bile bir tuhaf, yazmasınlar biz de onlara boş yere hayran olmayalım dedi ve okumaktan yine vazgeçmişti. Hatta bir kaç gündür evde bulunan kitaplarımı bırakın okumayı bunları satsam ne para kazanırım diye ti ye bile almaya başladı beni. Ama iyi ki edebiyatı seven ve sevdiren hocaları var. Zorla başlamış olsa da kitabı sevdiğini hissettirdi bana. Hatta yazarı ile ilgili internette gezinirken ; hakkında bulduğu bir yazıyı bana da okuttu. Sait Faik'in neden öykü yazmayı bıraktığı ile ilgili..http://www.cafrande.org/...-ulkede-yazar-olmak/ .. Bu yazıyı okuyunca eminim kitaplarımı satmaktan vazgeçti:-)))
Oğlum kitabı bitirince çok etkilendim anne dedi hatta en sevdiği öykü Semaver imiş. Umarım edebiyat hocası okutmaya oğlum da okumaya devam edecek..Bana da sevinmek kısmı kalacak... Keyifli okumalar...
Uzun zaman olmuştu Sait Faik okumayalı. Sait Faik'i çok seven bir arkadaşım var ve en çok sevdiği kitabı da bu. Özellikle bu kitabı seçmemin sebebi de bu arkadaşım oldu. Kitabı okurken arkadaşımı düşündüm, hatırladım sık sık, neden çok sevdiğini anladım kitabı, çünkü o da bir çok hikâyede üzerinden geçen nice seneye rağmen muzipliği, orijinalliği eskimemiş anlatıcımız yani Sait Faik kadar gerçekti, onun gibiydi işte, hayata o da öyle muzipçe bakıyordu, gülüyordu bir başkasının insanca debelenişlerine.

Kitap basılalı 67 sene olmuş. Bütün sokaklarıyla İstanbul eskimiş, yeni ahalisinin ucu bucağı görünmüyor, ve her gün birileri ölüyor, tekinsizlik hissi göklere dek ulaştı, geleceğimizden emin değiliz gibi hiç birimiz ve ama, işte, bu sayfalardan gözlerimize, ellerimize dökülen bunca satır ve kısık gözlerle bir adada hiç tanımadığı arkadaşının evine gitmeyi özleyen o Sait Faik aynı, değişmemiş, ve 67 sene sonra bile, kimi yerlerde gözlerim ıslanarak okurken, aynı şeyi düşünüyordum; insana, insanın yarasına, muzipliğine, kaybetmişliğine, ya da hülyâlarına böyle bakarken, böyle anlayışla ve sevecen bakarken, ve tramvay üzerinden geçsin diye raylara bağlanan bir fare için canını dişine takarak koşturan Sait Faik, bir müddet sonra çocuklara küfrederek hayvanı bırakırken kendi kaderine- ve yine son hikâyesinde insana son kez aldanan bir mağrur balığın hayatına bizi tanık ederken de, edebiyatın, seneler ne denli geçmiş olursa olsun, bir türlü kaybolmayan, eskimeyen bir damardan çağlıyor sesi ve bize de eskimeyen, solmayan, tadı bir türlü kaybolmayan bu akışa kendimizi bırakmak kalıyor. Çünkü, hakikaten de, bizim gibi, zayıfların, edebiyata sığınmışların başka çaresi yok. Sesi büyük büyük çıkanlardan değiliz hiç birimiz, çünkü sesi kısık, ve hikâyelerden birindeki o kambur gibiyiz, ya da otuz sene öncesi aşık olduğu kızı düşleyen o masum, ve kitabı yazarken artık yaşlanmaya başlamış Sait Faik gibi, kelimelerle dönüyor başımız. Bu ülkede, bu şehirlerde güvende miyiz artık, bir gün bir bombanın ya da kurşunun masum bedenimize neler yapabileceğini hayâl edemesek de akıl edebiliyoruz ve artık hiç bir şey bize imkânsız görünmüyor. Hayatımız boyunca hep beraber, elimizden geldiğince yaşamaya çalıştık hepimiz ve sevdiklerimizin arasına nice buram buram edebiyat kokan hayâli ama yine de gerçek arkadaşlar eklediksek de aynen Zeze gibi, Âdli gibi, Tsukuru gibi, ya da Gabriel gibi, ömür de geçti artık ve edebiyat bile hayatın ürkütücülüğünü yok edemiyor, çünkü her yanımızda hayâl edemeyen, edebiyat okumamış insanlar var, edebiyat kitaplarının tadını bilmeyen ve bir kitabın kokusunu hatıraya dönüştürememiş insanlar var, hayat sanki bir emirmiş gibi, klişelerle yaşayan ve buna hayat diyen insanlar var ve hepsi ölümüne öfkeliler ve hepimize haykırıyorlar. Oysa bizler, yani biz edebiyatı sevenler, yani biz edebiyata, kitaplara tutunup onlara gömülenler ve orada soluk alıp verenler, biz hakikaten başkalarının öfke ve nefretinin, haklı ya da haksız davasının kurbanları, hepimiz, olsak olsak bir cılız ama hakkaniyetli bir sesiz, ve bu insanlardan tek bir tanesi tek bir kez Sait Faik okumuş olsaydı elbet, bir kez olsun, başka türlü bakması için binbir sebebi olacaktı hayata her birinin, ama okumadı hiç biri, ve Sait Faik'in insan ve hayat sevgisi dolu sesi sadece bizim dünyalarımızda yankılanıp duruyor o yüzden. Sait Faik'in her hikâyesinde baktığı o insanlar şu anda yok dünyada, belki o muzip çocuk yaşıyordur kimbilir, ama diğerleri, hepsi ölüp gittiler; ama kalemi öylesine incelikli güzel anlatıyor ki sanki hepsi buradaydı okurken, ve bütün o güleçliğiyle, huysuzluğuyla insanlar, yokuşlardan aşağı ya da bir sandalda beklerken ümitle, veya çok eski bir zamanın kaygısıyla hatırlarken çok eskiden sevilmiş birini, gerçekten de sayfalarda canlanarak bize birbirine benzemeyen nice isim, görünüş ve sıfat altında o aynı, büyük damarın içinden hayatın çağlayarak aktığını haber veriyor. Edebiyat hayattır derken, bir abartı olamazdı bu, ve değil de zaten. İyileşmek için edebiyat gerek derken, asla abartmıyoruz ki hiçbirimiz, çünkü gerçekten edebiyat iyileştirir insanı, yaşadığımız ve artık günlük hayatımızın parçası olan bütün zulümlerin içerisinde direnmemizi ve ümit etmemizi sağlayarak edebiyat iyileştirmiyor mu bizleri? Yoksa şu an oturmuş yağmurun camlara vuruşunu dinleyerek bunları yazarken ben, yoksa ben kendi kendimi mi iyileştirmeye çalışıyorum bunca zamandır? Hastayım çünkü nicedir ve kırk beş yıllık hayatıma bir merhem gibi geliyor edebiyat, iyileştiriyor beni; edebiyat çünkü iyileştirir ve çünkü edebiyat gerçekten de hayattır. O yüzden, bu hayat dolu damardan kana kana içmek ve iyileşmek için, gecikmeden, Sait Faik'in bu yıllanmış ama zerre eskimemiş davetine mutlaka icabet etmeli..

Yazarın biyografisi

Adı:
Sait Faik Abasıyanık
Unvan:
Türk Öykü ve Roman Yazarı, Şair
Doğum:
Sakarya, Osmanlı Devleti, 18 Kasım 1906
Ölüm:
İstanbul, Türkiye, 11 Mayıs 1954
Sait Faik Abasıyanık ya da Sait Faik (18 Kasım, 22 Kasım ya da 23 Kasım 1906 -11 Mayıs 1954), Türk öykü, roman ve şiir yazarıdır. Türk hikâyeciliğinin önde gelen yazarlarından sayılan Abasıyanık, çağdaş hikâyeciliğe yaptığı katkılarla Türk edebiyatında bir dönüm noktası sayılır. Modern Türk hikâyeciliğinin öncülerinden olan Sait Faik, getirdiği yeniliklerle "kökü kendisinde olan" bir yazar olarak kabul edilir.

Klasik öykü tekniğini yıkarak doğayı ve insanları basit, samimi, hem iyi hem kötü taraflarıyla oldukları gibi fakat şiirsel ve usta bir dille anlatmıştır. Bunu yaparken diğer çoğu Cumhuriyet sonrası sanatçısı gibi Batı'daki gelişmelere bağlı kalmamış, hiçbir edebî anlayışın etkisinde hareket etmemiş ve belli bir tarzın takipçisi olmamıştır. Toplumun problemlerine değil bireyin toplum içindeki sorunlarına yönelen yazar, öykülerinde çoğunlukla kendisinden yola çıkıp bireyler hakkında yazarak insan gerçeğini anlamaya çalışır. Çoğunlukla şehirli alt sınıfın hayatını yazan Abasıyanık, balıkçı, işsiz, kıraathane sahibi gibi karakterleri anlatır. İnsanların yaşama biçimlerini, isteklerini, tasalarını, korkularını ve sevinçlerini irdeleyerek, toplum meselelerinden çok "insanı ele alan sanatçılar" sınıfında yer alır.

1930'larda başladığı yazı hayatı boyunca "sorumlu avare", "gözlemci balıkçı", "çakırkeyf sirozlu", "küfürbaz şair", "müflis tacir", "züğürt yazar", "hamdolsun diyemeyen rantiye", "anadan doğma çevreci" gibi sıfatlarla anılan Abasıyanık'ın tüm yazdıkları bir şair duyarlılığı içermektedir. Hikâye, roman, şiir yazan, çeviriler ve röportajlar yapan sanatçı bütün bu türleri kendine özgü tarzı ile kaynaştırmıştır. Yazarın, anlık heyecanlarını yansıtan izlenimci ve fovist ressamların üslubunu anımsatan bir tarzı olduğu söylenmiştir. Kendi özgün dilini oluştururken André Gide, Comte de Lautréamont, Jean Genet gibi isimlerden etkilenen Abasıyanık, kendisinden sonra gelen Ferit Edgü, Adalet Ağaoğlu, Demir Özlü gibi pek çok yazara da öncülük etmiştir. Ölümünün ardından Burgaz Adası'ndaki evi müzeye dönüştürülen yazar adına her sene öykü ödülü de verilmektedir.

Yazar istatistikleri

  • 2.100 okur beğendi.
  • 9.541 okur okudu.
  • 284 okur okuyor.
  • 4.352 okur okuyacak.
  • 124 okur yarım bıraktı.

Yazarın sıralamaları