Üretebilmek için yalnızlığa ihtiyaç duyarız. Ama ürettiğimiz şeyi gösterebileceğimiz ve bunun sonucunda takdir, onay göreceğimiz biri yoksa üretmemizin de anlamı yoktur.
Yalnızlık, uzandığımızda tutabileceğimiz bir elin varlığında haz veren bir yaşantıdır.
Bir tarafın gelişimi Öteki'nin gelişimiyle uzlaşabildiğinde ilişki de yoğunlaşır.
Aşk uzun bir zamandır özlemini çektiğimiz şeyleri hayata geçirebileceğimizi hissettiğimiz an başlar.
Birey kendi sınırını belirlemeden birey olamaz. Ama Öteki yoksa çekilecek sınır da yoktur. Bu sınırın önce isteyerek ortadan kaldırıldığının, daha sonra tekrar nerede çekildiğinin, bütün ilişkinin gidişatını belirlediği aşk ilişkisi ise insanı anlayabileceğimiz en gerilimli alandır.
Aşkı bulduğumuzu sandığımız ya da gerçekten bulduğumuz şanslı anlarda iki değil bir olduğumuzu hissederiz. Bu nedenle de sonradan yaşanan hayal kırıklığı bir o kadar büyük olur. Yoksa âşık olduğumuz insanın mükkemmel olmadığını görmek kendi mükkemmel olmayışımızın kabulünün çok zor olmasından mı kaynaklanır?
Aslında sınırlarımızı çizen biziz ve bu sınırlar tamamen kafamızda olan biten şeyler. Biz istedikten sonra yapamayacağımız şey yok. Başkaları bizim için ne kadar ideal ne kadar ulaşılamaz ne kadar harika insanlar ama biz asla onlar gibi olamayız da tamamen yanlış bir düşünce. Biz de başkaları için aynı duyguları uyandırabiliriz ve uyandırıyoruzdur da. Bunların farkında olmak ve buna göre yaşamak lazım.
Yukarda kabaca bahsettiğim kitabın anlatmak istediği mesajı aslında birkaç senedir teorik olarak benimsemiş olmamla beraber yakın zamanda bunu pratiğe de dökmeye başladım. Hala Jonathan Livingston kadar radikal davranamasam da hayatta öğrenmenin yaşı olmadığını deneyimliyorum. Bu kitap sayesinde de bu düşüncelerimi tazelemiş ve hevesimi toplamış oldum.
Not: okuduğum baskıda 4.bölüm yoktu. 4.bölümü okuduğumda güncelleme eklerim