Uzun zamandır ben, ben değilmişim gibi geliyor. Sanki bedenimdeki ruh gitti, yerine yenisi geldi, ben de içerde bir yerde sıkıştım ve hepsine şahit olan bir varlığım, iradem yok, geçmişim yok, geleceğim yok, varsa da ne fark eder, şimdim hiçbir zaman olmadı, bir zaman dilimi olsa da bana ait olabilse. Lahzalara razıyım ben bugün.
Kapı çalıyor, açmıyorum. Yanımda bıçak duruyor, sarılmayı bekliyorum, ama kapıya vurmaya devam ediyorlar. İçerisi karanlık, hiç aydınlık olmadı ki zaten, güneş bu eve girmez, oysa güzel ağırlardım onu. Delikten bakıyorum, dışarıdan gelen ışık gözlerime süzülüyor, duvarımdaki çatlaklardan sızan karanlığın kırmızısı gibi.
Dışarıdaki benim, ışık sararmış, bir yandan da kırmızı sanki, ne renk bilmiyorum, ya karşımdaki ben'in rengi kırmızı ya da ışık, ben bilemem - ben tanrı değilim, gözlerim bana oyun oynamayı sever, ben de inanırım. Kim o, diyorum, kim o. Beni görememesi lazım - tam gözlerimin içini nasıl görüyor, nasıl böyle doğrudan gözlerimi bulabiliyor gözleri, nasıl böyle kendinden emin, ama sanki gözbebekleri titriyor gibi. Sadece mesela yorgun argın işten gelip bir kasa bira içmiş gibi. Benim diyor, senim, diyor. Bir başkası geliyor, tam yanında, benim evim loş ışık yayan bir ampulun aydınlatamadığı pis koridora bakar oysa, ama burası bambaşka, burası bir sokak. Yağmur yağıyor, seller akmıyor ama. Görmek istemiyorum, bu sefer daha net görüyorum, ben varım ben, karşımda, oturmuş hatta bacak bacak üstüne atmış. Nasıl bir küstahlık! Bir adamla oturuyorum; o kendinden emin değil, benim emin olduğum tek şeyse o. Acı kahve tadı geliyor ağzıma, hafif yanık bir kahve. Yanık değil de tutuşmuş bir kahve, kokusu bir garip, benlik değil, bu kahveyle bağdaştıramıyorum kendimi, yudumlarken ne kadar uzak ve yapmacığım, ben, ben değilim, ordaki bir