Tekrar tekrar okunacaklar listesinde artık... Nitekim Kassandra Damgası ve Dokuzuncu Hariciye Koğuşunu ara ara açar okurdum. Nitekim bu kitapta benim için öyle olacak...
Doğunun LimanlarıAmin Maalouf · Yapı Kredi Yayınları · 199840,1bin okunma
Maturidi hakkında okuduğum üçüncü kitap ve Ahlak üstüne söylemlerini içeren bu kitap yazarın derlediği haliyle, hikmet kavramı üzerinden aklın eylemde bulunması açısından beni cezbetti. Bir şeyin yerli yerinde bulunması hikmet, bunu akletmek ve eylemek... Oldukça evrensel kısmı bu. Ki aklettin ama eylemedin bu bir zulüm, eyledin ama bilgisizce eyledin yine zulüm... Burda aklı müstesna bir yerde ele alıyor ve aklı ihlal eden unsurları da arzular tutkular olarak görüyor anladığım kadarıyla Maturidi.. Nitekim varoluşsal bir mesele olarak ta ahlaklı olma, hatta varoluş nedeni olarak mutluluğun üstün iyiye varma ile mümkün olması gibi düşünler oldukça besleyici... Ahlaklı olmalıyız mutlu olmak için, ahlaklı olmak için de bir şeyi yerli yerine koymalıyız, bu da ancak o konu ile ilgili bilgi ile mümkün, bilgi kaynakları ise, akıl yürütme, haber (Maturidi açısından kutsal metin), sezgi vb. Bugünden bakacak olursak elbette bilimsel bilgi. Demem o ki bilimsel bilgi ile amel etmemek bugünün yorumuyla ahlaksızlık olarak nitelendirilebilir, çünkü sadece bu bilgi evrene genellenebilir ve tıpkı ahlak gibi değişebilir gelişebilir. Tabi bir de kolektif olarak insan ve diğer canlı türünü diri tutacak sivil toplum inisiyatifi ile değerler oluşturulması, yaşam hakkı gibi, anadil hakkı, barınma hakkı gibi... Ahlak mutlak olmadığı gibi bilgi de mutlak değildir... Bugün ahlaksızlık olarak görülmeyen barınma hakkının kira bedeliyle temin edilmesi yüz yıl sonra kira bedelinin ahlaksızlık olarak görülmesi şeklinde ortaya çıkma ihtimalidir bu değişim, ki zamanla köleliğin kalkması gibi... Maturidi burda hikmetten bahsederken bir şeyi yerli yerine koymak, o yerli yeri de akletmek, belki bundan bahsediyordu, tartışmaya açık...
Matüridi'de AhlakSami Şekeroğlu · Ankara Okulu Yayınları · 201010 okunma
Bir Ankaralı olarak, ve kitabın kahramanının seçildiği güne henüz küçük bir çocuk iken canlı şahitlik yapmış bir vatandaş olarak herşeyin farkında idik fakat bir türlü belgemiz olmuyordu. Halbuki o AŞTİ giriş çıkışında Keçiörengücü işletmeli fişler, bir belediye başkanının televizyon kanalının olması, gökkuşağı samanyolu ankapark kapılar dinozorlar demirkafes gibi milyonlarca boşa giden paralar vs. Kitabı iki nefeste okudum ilk nefeste yarıya geldim ve başım döndü Rus Romanı gibi bir milyon karakter ve bu karakterlerin kuyruğu malum şahısta bağlanıyor. Her şeyden öte yazarı cesareti için tebrik ediyorum. Bu kitabı yazmak zahiri ortaya koymak yürek ister söz konusu Devrik Başgan Gökçek ise. Umarım bir gün biyoloji bilim dalı Gökçek meselesini inceler....
Kitap henüz başlangıcında yazarın entellektüel tartısıyla işe koyuluyor. Nitekim tarihin tahakkümden münezzeh ele alınmasının güçlüğü ve bu tahakkümcü bakış açısından gayrı bir süzgeç oldukça güç görünüyor. "Yani tarih, tahakküm sistemi dışında, bütün yaratma olanakları elinden alınmış kültürdür. Tarih devletçe tutuklanmış kültürdür (s.10)" cümlesi ile bu tahakküme karşıt duranların dahi sonraki tarihçilerle/düşünürlerle vs nasıl "aslında şöyle demek istedi" kabilinden yorumlarla tahakküm dairesi içerisine sokulduğunu Yunus Emre nin batıni söylemlerini -"oruç, namaz, gusül,hac, hicabdur aşıklara"-ortodoksi geleneğe uydurmak için zorlamalarından anlıyoruz. Sanki bugünün tesissiyle bir devlet anlayışı varmış gibi türlü tahakkümcü yorumlarla, bugün müesses yapı tarafından kabul edilmesi neredeyse imkansız görüş ve söylemleri tahakkümün diline uydurmak fazlaca bir takıye ustalığı gerektiriyor. Ki burda takıyeyi iki manada düşündüm. İlki inanmadığını doğruymuş gibi söylemek, ikincisi doğruyu, inandığına terste olsa inandığına uydurmak, sonuçta her ikisi de hakikati gizlemek manasına çıkıyor.
Kitap ortodoksi ve heterodoksi kavramlarını tartışırken, heterodoksiliğin ve ortodoksiliğin nasıl ortaya çıktığına ilişkin farklı düşünenlerin görüşlerine yer verirken tartışmalarına katıldığı ve katılmadığı notlarını düşünüyor. Burda da önemli olan iddia edilenin bir delilin olmaması ve kıyasın örneğe emsal olmaması ile çürütülmesi. Reha Çamuroğlu bu tartışmalarda oldukça nesnel bir tutum sergilemiş düşüncesi uyandırdı bende, kısmen katılmadığım yerler olsada. Babailer kısmı ise, gölge eden bir siyasi otoriteye isyan mı, yoksa Beyin kapısına gitmeyi kendine uygun görmeyen bir inanışın tezahürü mü tartışmak gerek... Fakat Anadolu öyle güllük gülistanlık homojen bir inanç ve dirliğin
İsmail mi Hatayi mi?
Türkmenlerin şeyhi, şahı ve son olarak Hatayi... Henüz çocuk yaşta Şeyh, ergen denilecek yaşta Şah, gençlikte Hatayi... Safevilerin muhteşem öyküsü... Kısa bir ömür de serüven tabir edilecek bir yaşam öyküsü, savaşlar, intikamlar, katliamlar hükmetme arzusu ve sonunda kendince faniliğin yumruğunu zihninde hisseden İsmail in Kamer Tay ın kişnemesiyle Hatayi olarak gidişi...
"Güneş tek zahir olmuşdır gözinde,
Cihan bağın gülistan eyleyen Şah."
"Cihane ışk ile üryan gelenler,
Gidende hem yine üryan değil mi!"
#rehaçamuroğlu #ismail #şahismail