Okumuş olduğum en güzel kitaplardandı. Tam her şey rayına oturdu derken hiç ummadığımız yerden sıkıntılar çıkabiliyor. Hayvan Çiftliği de böyle bir dönüşümün en güzel temsili. Kitabımızda yaşananlar her ne kadar Stalin'i çağrıştırsa da kitabı okurken gözümün önünden bir Türkiye geçmedi değil. Yolundan sapan amaçlar ve bunun bedelini ödemek zorunda kalan masumlar... Ne demişti yazarımız? "Kimse devrimi korumak için diktatörlük kurmaz, diktatörlük yapmak için devrim yapar." Yapılan her devrim de er geç bir gün yolundan sapar. İlginç bir şekilde de en geç fark edilen hatalardan biri de devrimi yolundan saptırmaktır. Çünkü saptıran kişiler halkı uyutmayı o kadar güzel becerir ki; bunu yel değirmeniniz parçalandığında anlarsınız, önderiniz, Bay Jones'ın köşkünde oturmaya başladığında anlarsınız, önderinizin daha önce yapılmak istenen bir karara karşı çıkıp belli bir süre sonra aynı kararı kendisi aldığında anlarsınız ya da önderiniz kendisini sizden DAHA EŞİT tuttuğunda anlarsınız.
Oysa anlayan da sadece birkaç kişidir. Bunu dillendirmeleri bile yasaktır. Zaten bu halleriyle de anlamayanlardan pek de bir farkları kalmaz. Dediğim gibi çoğu da bunu anlayamaz. Anlamaları için en son yer ise ne olduğunu anlamadan öldürülecek oldukları gündür. İhanete uğradıklarını fark ettikleri gündür. Ama yine dillendiremezler. Çünkü dillendirmeye karar verene kadar çoktan ölmüşlerdir ve ne yazık ki ölü kimseler konuşamaz.Keşke bir uyanığın dillendirmeye cesareti olsa. Çünkü tüm uyuyanları uyandırmak için bir tane uyanık yeter.
Bu da unutulmasın ki en büyük eşitsizliğin yapıldığı zaman birilerinin diğerlerinden DAHA EŞİT tutulduğu zamandır. Eşit sadece eşittir. "Daha"sı da yoktur.
George Orwell'a da böyle bir başyapıtı bizlere sunduğu için teşekkür etmek gerekli. Kitabın her bir
Hayvan ÇiftliğiGeorge Orwell · Can Yayınları · 2024296,3bin okunma
Bilinmeyen bir kadın ve onun mektubu...
Ünlü yazarımız R. bir kadın bedenine sahip olmak isterken bilinmeyen kadınımız ünlü yazarımızın kalbine sahip olma isteğinde. Buna artık istek denebilir mi, bilemiyorum. Kimisi için olmayabilir (Bu kişiler aşkı nasıl tanımlıyor bunu merak ediyorum) ama benim için artık saplantı haline gelmiş bir aşk bu. Aslında aşk da denemez bir hastalık. Çünkü sağlıklı bir psikolojiye sahip hiçbir insanın aşkı, kendisini satmasına sebep olamaz. Bilinmeyen kadınımız her ne kadar sırılsıklam aşık olduğunu düşünse de benim için - belki de birçoğumuz için- o sırılsıklam bir hastaydı. Bu hastalık onda o kadar ileri gitmişti ki, başına gelen tüm bu şeylerden R.'yi değil Tanrı'yı sorumlu tutuyordu. Normal bir insanın başına gelseydi şüphesiz ki o insan tüm bu olanlardan R.'yi sorumlu tutardı. Belki küçük bir ihtimalle de kendisini... Ama bilinmeyen kadın için bu farklıydı. Çünkü o Tanrı'ya değil, R.'ye inanıyordu. R. onun için bir Tanrı'ydı ve yüceydi. Peki ya bilinmeyen kadın R. için kimdi? Cevabı bulmak pek zor olmasa gerek. Bilinmeyen kadın R. için mektubu alana dek bir "hiçti". Mektubu aldıktan sonra da bilinmeyen bir kadındı. Üstelik hiçbir zaman da daha fazlası olamayacaktı.
Saplantılı bir aşkı-bir hastalığı- bu şekilde anlatabilecek tek yazar Stefan Zweig olmalıydı. Öyle de olmuş. 57 sayfaya saplantılı bir yaşam sığdırmış ve mükemmel olmuş.
Yazarı saplantılı bir yaşamı 57 sayfaya sığdırıp bir başyapıt yaratmışken ünlü yazarımız R. bilinmeyen kadınımızı kalbine sığdırsaydı kim bilir neler olacaktı?
İyi okumalar, kitapla kalın.